30 Kasım 2010 Salı

Ankaralı İki Adam



Ankara’da kadın ya da erkek hakkında konuşmak, bardağın dolusu boşu hikayesine benzer. Bir yerden bakarsan öyle dolu, bir yerden bakarsan öyle boş gelir insana.

Elimde iki tane bardak var, ağzına kadar dolu. İkisi de bendeki hayranlığı taşıran son damla!

Erdal Beşikçioğlu. Evet, ben de bir çok kadın gibi onun son derece karizmatik olduğunu düşünüyorum. Beni asıl içine alansa göz kamaştıran yeteneği. Öyle bir şey ki ondaki yetenek, yaşam becerisi adeta.

Geçtiğimiz hafta aylardır kapalı gişe oynayan ve insanların sabahın 7’sinde bilet alacak kadar sıyırmış olamayacağını düşünürken; şahsen iki adet bilet için sıyrık bırakmadığım “Bir Delinin Hatıra Defteri”ne gitme fırsatı buldum. Son zamanlarda tiyatroya gitmek için ne kadar da uğraşmam gerekiyor. Bknz. Ferhan Şensoy.

Oyunun düzeni gereği sahnenin etrafına dizilmiş sandalyelerimizde yaklaşık 100 kişi izlediğimiz Erdal Beşikçioğlu yüzünden, oyunun sonunda söz konusu defterden bir tane de kendime almama neden olacak şekilde delirdiğimi hissettim. Böyle bir oyunculuk adamın aklını başından alır. Bunu sadece yetenek diyerek geçiştiremem. Saçlarının arasında üçüncü bir göz olmalı, oradan bakmış olmalı hayata. Bir saat onbeş dakika boyunca tek başına, ara vermeksizin, atlayarak zıplayarak, bu oyunu başkası oynadı diyelim. Peki içine çeken o enerjiyi  kimde bulabilirsin? Sadece ayaklarından güç alarak tüm bedenini seyircilerin üzerine doğru bıraktığı anda; O’na yakın sandalyede ben olsaydım, nefesimi hala tutuyor olabilirdim.

Erdal Beşikçioğlu Ankara’lı. Ankara’ya sevdalı. “Ruhuma en yakın yer” diyor Ankara için. Tıpkı O’nun gibi. Liseyi zar zor bitirmiş, tembel ve yaramaz bir öğrenciymiş. Tıpkı O’nun gibi.

Tiyatro sanki şans eseri çıkıvermiş karşılarına. Bir deneyelim demişler..

Bir başka adam var şimdi sahnede.

“Kod Adı: Keklik”. Ankara Sanat Tiyatrosunda. O; Özgürcan Çevik.

Derler ya, sahnede devleşir diye, daha azını beklemiyordum da bu kadarını da hayal etmiyordum. Ferhan Şensoy’u izlerken içimde uyanan arsız, burda da sahneye fırlayıp avaz avaz bağıracak diye çok korktum: Yeter artık! Hakkın yok bu kadar baştan çıkarmaya!! Tiyatrocuymuş gibi değil, tiyatro O’nun ta kendisiymiş gibi. Ne kadar yakışmış. Saatlerce alkışları hakkeden bir yetenek. Öyle bir şey ki ondaki yetenek, yaşam becerisi adeta.

Türkan dizisinin Orhan Doktor’u, dizideki rolünde doktor olmakla vicdan temizler ancak. Hastalanmış bakışları var insanların O’na, bunu da sonuna kadar hak eder.

Ankaralı iki adam. Bir hafta içinde iki taşikardiye sebep. Gördükçe dinleyin, izleyin, şahit olun derim. Hayran sevgisini fazlasıyla hakkediyorlar.

10 Kasım 2010 Çarşamba

İnsanlarla hayvanları ayıran özelliğin düşünmek olduğu palavrası



Ben bir hayvansever olarak hayvanlarla insanları ayıran özelliğin düşünmek olduğunu düşünmüyorum.

İnsanla hayvan arasındaki fark düşünmek değil 'düşündüğünü belli etmemek' olabilir. İnsan ırkına ait olan bu özellik hayvanlar tarafından asla becerilemez.

Köpeğiniz siz eve girdiğinizde tabiri mecaz olmadan it gibi sevinir ve fakat bu sevinci saklamak için 'bugün de koşmuyorum lan üstüne' diye içsel bir tavır içine girmez. Eğer üstünüze koşmuyor ya da sevinç gösterisini suareye saklıyorsa illa ki bir sebebi vardır; gerçekleştirmediği davranış gerçekleştirilmemeyi hakketmiştir gözünde.

Aslında canı son derece sıkkın, bunalmış, su kabında olması gereken ancak bulunmayan su nedeniyle mutsuz kediniz, sahte bir gülümsemeyle yanınızda oturup, siz sorunca da 'bişii yok, ben iyiyim' demez.

Bunu insanlar yapar. Düşüncelerini olduğu gibi aktarmamak insana özgü bir tavırdır. Aslen insan bu beceriye sahiptir ve bunu sürekli kullanmak ister.

Bence hayvanlar düşünür, en azından düşünmeyi öğrenir, koşullanır falan bir şey olur. İnsanlar da aynı şeyi yapar zaten. Hatta genelde düşünmeyip koşullanır daha çok. Bu bir fark sayılmaz.

İnsanevladı, evladı olduğu insandan öğrendiği şekilde sürekli düşüncesini saklar. Severken sevmez gibi davranır, nefret ettiğine güler, güldüğünün arkasından konuşur. Canı bok gibi de sıkılmış olmasına rağmen 'iyiyim ya bişiiim yok' kalıbında, 15 dakika kısık ateşte pişer sürekli.

Annesi, üzülmesin diye çocuğuna söylenmez içine atar, içeri atılan söylenmeler havasızlıktan kokar orada daha büyür, üzüntü olarak burun deliklerinden çıkar. Bu arada üstünden zaman geçmiş ve çocuğun atıştırdığı halt düzelmiştir ve fakat burun deliklerinden çıkan üzüntü zamansız şekilde ortalığı kokutur. Çocuk anlayamaz durumu; sonuçta o anda yediği bir halt yoktur. Anlaşılamadan hayat geçer. 

Sevgilisinden göremediği ilgiyi kendisiyle konuşmak yerine 'bişiii yok' muş gibi davranan sevgililer için de durum benzeşir.

İnsanlar bunu çok iyi yapar.

Hayvanlarla burada ayrılırlar işte. 

22 Ekim 2010 Cuma

komiks

Komik veya etkileyici şeylerin her zaman parayla satılmıyor olması avundurucu mudur bilmem ama yüzümüzü güldürecek bir çok bilgiye kolayca erişebiliyor olmamız mükemmel. Aslına bakarsanız camdan dışarı başımızı uzatmamız bile yeterli bunun için. Başkaları paylaşmış ben beğendim, ben paylaşıyım siz beğenin..

Şimdilik şu linkten Diesel'in son reklam fotoğraflarını inceleyebilir ve etkilenebilirsiniz, bir de bu linkten başınızı uzatap yaratıcı bir İstatistik dersine misafir olup gülebilirsiniz.


Bu fotoğrafta da başını penceren uzatmış bir adama şahit oluyoruz; bazen de, mecazlara gerçek anlamlar yüklenir:)

21 Ekim 2010 Perşembe

Siz hiç cinayet masasından arandınız mı?


Ben arandım. Filmlerdekinden daha inandırıcı oluyor yemin ederim. Bu sefer izlemiyorsun filmi baya karaktersin içinde, her an yardımcı oyuncu ödülü alabilecek mükemmellikte tırsabiliyosun durumdan. Tok sesli, hızlı konuşan, ne dediğinden emin, işin şaka boyutunu aklının ucuna getiremeyeceğin resmi gazete ciddiyetindeki abiden şunu duyuyorsun: "bilmem ne cinayeti için aramıştım sayın bayan, bize bu konu hakkında anlatabileceğiniz kaç bilmem ne bulunmakta?".

Böyle durumda aklından geçen ilk cümle "dün gece ne yaptım ben?" oluyor. Kendinden eminsen de en şüpeli arkadaşından sıfatına yakışır bir şüphe duyuyorsun "gene ne yaptı ulan" diye geçiriyor bu sefer  aklından. 


Telefondaki tok sesli, hızlı konuşan, ne dediğinden emin abi olayı açıklayana kadar geçen zaman ne kadar kısa sürerse o kadar şanslısın; şayet o süre 2 saniyeden daha uzun sürdüğü takdirde tüm bilinçaltı hesaplaşmaların bir adisyona yazılmış halde eline tutturulmuş gibi oluyorsun. 

- Kimseyi öldürmüş olmak kimsenin atar damarını kesmiş olmak anlamına gelmiyor illa ki. Burada adı geçmeyen 'kimsenin' canına kıymanın türlü türlü yolu var. Şimdiye kadar kaç defa "bitirdin beni, öldüm senin yüzünden, nefes alamıyorum" cümlelerini duydun tek tek aklına geliyor. O anda da telefondaki abiye çıkışıp "onun ölesi varmış bu işe beni karıştırmayın" diyemiyorsun işte. -

Sanki bu tarz sahneler sadece başka insanların yaşamları için formatlanmış gibi afallıyorsun ki o sırada telefondaki abi ikinci şifreyi veriyor: "kriminal değil mi orası?" 

Ebenin doğumhanesi burası. "Allah iyiliğini versin be abicim, ben de sandıydım ki, hohoho İsmet abi sen ne alem adamsın lan" yavşaklığına bürünebiliyorsun bir anda. Her gerilmenin arkasından bu gevşeme normaldir en nihayetinde. 

Bu bir şey sayılmaz. Bir kaç defa da "parmak izi tespit kursuna kayıt" için, "bomba ihbar birimi" için vs. arandıktan sonra, artık onlardan biri gibi hissedip "abi be bugünlerde pek kebapsınız, yok mu cinayet minayet" samimiyetine giriyorsunuz. O telefondaki ses ise her zaman tok, hızlı konuşan, ne dediğinden emin... Yaşasın yanlış numaralar.

Yine de bir daha da kimse "senin için ölürüm" demesin bu işin şakası yok.

PS. Bir kere de bunun yanlış numara olmayanı başıma geldi, onu da ayrıca anlatacağım.

15 Ekim 2010 Cuma

bir takım takmatakım


Bir takım ilişkiler, bir takım sebeplerle bitebilir. En kötüsü de ilişkinin bir takım şeklinde bitmesi olabilir. Birinin yeni takım arkadaşı için eski takım arkadaşını terk etmesi ilişkiyi bitiren sık karşılaştığımız bir takım sebeplerdendir. Bu nedenle de iyi takım olmayı bilmek gerekir.

İyi takım olmak, ben için değil biz için olmaktır. Farklı roller ama ortak bir sahne vardır. Önemli olan da sahne aşkıdır.

Öbür türlü sen kendini seversin ben kendimi, Seni sevmekle yormazsın beni ve ben senin beni sevmeni, zaten takım taklavatla dolu yaşamdaki takmatakım sebeplerden biri haline getirmem.

12 Ekim 2010 Salı

Ferhan'lı Şensoy'lu geceler


Ferhanlı Şensoylu bir gece almaya gittim, kalmadı dediler, kapıda direndim, sadece 15 dakika sürsede kendim için büyük insanlık için küçük bir açlık grevinde bulundum, koltuk değnekli amcayı yanlış kapıdan girdi diye geri yürüten güvenlik görevlisine küfrettim, tiyatroya gelen insanlar özellikle mi özenli giyinir yoksa özenli giyinen insalar mı tiyatroya gelir diye merak ettim, insanları süzdüm, acıkan karnıma rağmen gişedeki bayanın yanından bir saniye bile ayrılmayı düşünmedim, o anda verdiğim savaş ömür boyu gururla taşıyacağım bir imzaya değebilirdi ki o sırada organizatör geldi ne bekliyorsunuz bayan dedi, sıhhıye dolmuşu dedim, ferhangi şeylere alışıktır diye düşünmüşken o bana gülümsemedi bile, beklmeye devam ettim, az sonra gişedeki bayanın kuzeni yalanı altında aşağıya indim, en arkada bir sandalyeye kuruldum, Ferhanlı Şensoylu gece başlamıştı, hayranlıktan çoğu yerde gülemedim bile, O'nu sahnede izlerken gülünecek yerde ayağa kalkıp selam durma isteğimle, topluluk içinde olduğum gerçeği çakışa çakışa oyunu izledim, ilk arada gişedeki bayana bana yaptığı kıyaktan dolayı çay ısmarlamak istedim, içimdeki rüşvetçi milliyetçi duygulardan utandım, açlık grevimi elma çayıyla sona erdirdim, ikinci yarıda selam durma isteğim yerini duygusal anlara bıraktı, Ferhan ve Şensoyun incelmiş sesi ve yavaşlamış konuşmasına kayıtsız kalamayan kalbimin O'nu kaybedersek ne kadar çok üzüleceğini düşündüm, yanına gidip "daha çok film çek daha çok kitap yaz öleceksen öyle öl" diye bağırmak istedim, moralini bozarım diye yapmadım, oyun bitti ayağa kalktım çılgınca alkışladım, imza sırasına girdim, herkesin elindeki -o sırada alıp imzalattığı- kitaplara bakıp gururla çantamdan çıkardığım eski bir kitabını imzalattım, elimde Kahraman Bakkal'ı görünce dönüp gözlerime bakışına daldım, mavi gözler 3 saniyede aklıma kazındı, ben teşekkür ettim O teşekkür etti, 5 kuruş da para vermeden ne kadar büyük bir şey kazandım.

kelimelerden hikayeler 2

Yeni bir oyuna başladım.. Arkadaşlarımdan akıllarına gelen ilk kelimeleri yazmalarını istiyorum. Sonra o kelimelerden bir yazı pişiriyorum. 

Bu ikincisiydi. İlkini burası için biraz sakıncalı buldum.


DÜNYA'YI KURTARMA PLANIM

Baştan başa yaşamımın tüm güzellikleri ufacık ayrıntılarda gizli. Milletin şeytanı prada giyer benimki ayrıntıda saklı. Dünyayı tek başıma kurtarma hayallerim var, sakın gülmeyin. Cüneyt Arkın'dan sonra bu bayrağı taşıyacak biri varsa o da ben olabilirim. İnsanların birbirini öldürmediği, eşşeklerin paraşüte bağlanıp uçurulmadığı, fabrika atıklarının en baba Amerikan filmlerine taş çıkartırcasına yeryüzünün içine etmediği bir Dünya düşünün. İşte o Dünya'nın kahramanı olabilirim ben ya da delisi farketmez.
Alışveriş sırasında naylon poşet kullanmadığım için, mesai saatlerinde gerekmedikçe ışıkları yakmadığım için haute couture bir HUNİ ile ödüllendirileceğim, olsun. Sırf hayvanlara olan özverisi ve sevgisi için bir DÜŞMANımı bağrıma basabilirim. Lanet olsun içimdeki Panter Emel'e.

Bir gariplik var bende, benden içeri. Her türlü dalavereye elverişli bu topraklarda GDOsuz bir yaşam sürmeye çalışıyorum. Oysa evren öyle değil. Geçtim HeMan olmayı, Dünya kendisine bir küçük Calimero kadar katkısı olmayan insanlarla dolu. Tek AMAÇ var: Tüketelim. Kalmasın hiçbir şey. Yiyelim bitsin.

İnsanın doğası bu duruma aykırı bir kere, bunu bileceksin. Midene soktuğun her şey orada kalacak sanıyorsun ama sende biliyorsun öyle değil. Yine çıkıp toprağa karışıyor içindekiler. Tek başına tüketemiyorsun, gücün yetmez. Yukarıdan aldığını aşağıdan bırakıyorsun. Bunu HAK sanıyorsun üstelik,  ama 'parasını verdim, benim oldu' dediğin her şey anandan emdiğin ak süt gibi foseptiğe karışıyor. Bırakacaksın peşini o zaman, daha az harca, daha az tüket. İlla bir şeyler alacaksa bu bünye, güzel bir reçete var elimde. Biraz bilgi, biraz sanat, biraz müzik, bir iki KAFA muhabbet. Bunları bünye alır, hiç bir hazımsızlığa sebep olmadan öğütür.  Mis gibi arınırsın şehrin kirinden pasından.

Aşkları da böyle tüketmeye çalışıyorlar. "Basa basa paraları Leyla'ya", vitrin aşkları yarattılar. "Bir daha mı gelecez dünyaya" bilmem ama gelirsen görücen ebeninki....  Savuralım, gelsin seni seviyorumlar gitsin nefret ediyorumlar. Aynı ayakkabıdan üç tane almayı fazlalık görmeyen bir nesil, üç sevgiliyi neden fazlalık görsün ki.. Savurun anasını satıyim. Sonrada ağlamayın biten aşkların arkasından. GİZEMli bir tarafı yok işte. Bağıra bağıra söylediğin o şarkıyı hatırla: "bu gece gel yarın istersen yine git, hatta unut sen dün gece nerdeydin kimle seviştin". Gani gani için rahat olsun, gitti ama gelecek, kimle seviştiyse sevişsin. İki aşk arası biraz UYKU yeter..

Yani, harcasanda yesende içsende bitmiyor Dünya. Biten senin üç günlük ömrün neticede. Kendini yormana ne gerek var, senin yaşadığın da hayat Safranbolu'daki Hatceninki de. KİM daha mutlu peki? "Ben" diyebilir misin..

SUSKUN kalamıyorum, zırvalıyorum ya; Dünya'yı kurtarma planım da bu benim.. 


tugce: hak
volkan: kafa
Burak: kim
Ozlem: gizem
Berfin: safranbolu
Ozgur: dusman
Ozgun: huni
Atiye: uyku
Elif: amac
Adem: suskun

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Sağlıklı insan yalnızlıktan korkmaz

Aşık değilim, olmayabilirim

'Doktor Bey bu koltukta rahatım oraya uzanmama gerek yok. Bacaklarımı açarak oturmuş olmamı yadırgadınız mı, bu şekilde rahat ediyorum, hayır bunun sıcakla falan alakası yok, size bir şey ima etmeye de çalışmıyorum. Hiç tipim değilsiniz. Tipim olsanız da ben sizin tipiniz miyim zaten? Siz mi bana bir şey ima etmeye çalışıyorsunuz yoksa. Sürekli gözlerimin içine bakmaya çabalıyorsunuz, ne yaptığınızın farkındayım, göz iletişimi kuramıyorsam 5mg, aynı zamanda tırnaklarımı da yiyorsam 10mg. Tırnaklarımı yediğimi düşünmüyorsunuz umarım, sadece bu sabah bahçedeki bazı çiçeklerin yerlerini değiştirirken tırnaklarım biraz zedelendi. Çiçeklerden bir şey istemiyorum, fikirlerini de almadım. Benim çiçeklerim ayrıca onlar istediğim yere dikerim onları. Ben istediğim yere gidemiyorsam, çiçeklerim benim istediğim yere giderler. Hayır bir yere gitmek istemiyorum aslında, sadece biraz değişikliğe ihtiyacım var, ayrıca bu koltukta oturmak benim için hiç değişiklik sayılmaz. Daha önce de çok doktora gittim Doktor Bey. Tek farkınız masanızın üzerindeki sevimsiz Beta balığı. Sizin o fanusun içinde olduğunuzu hayal ediyorum da, kocaman gözleriniz o kalın camın arkasından daha da büyük gözükecek ve benimle o şekilde göz teması kurmaya çalışacaktınız. Ben de kocaman kahverengi gözlerinize bakmayacaktım ve 5mg ilacı elime tutuşturacaktınız. Hayal gücüm gelişmiş falan değil, gelişmiş olan sizin kulak kıllarınız onları burdan bile görüyorum ve bu beni çok rahatsız ediyor. Zatep tipim olmadığınızı söylemiştim. Hayır bu aralar tipim olduğunu düşündüğüm kimse yok, ve evet tipim olmadığını düşündüğüm çok kişi var. Bence bu konuda çok şanslıyım, çünkü bu ara kendimi birisiyle elele hayal edemiyorum, sabahları güne mutlu başlamak için illa ki telefonumda geceden atılıp bayatlamış bir günaydın mesajı olması gerekmiyor. Bu konuda yaram varmış gibi düşünerek fırlattığınız o sinsi gülüşü yakaladım ama umrumda bile değil ne düşündüğünüz. Birisiyle sokaklarda elele yürümek istemiyorum, zaten havalar yeterince sıcak, kendimden başka birinin terine daha tahammül edemem. Eğer part time bir ilişki yaşamam mümkünse lütfen akşam vardiyasına alsınlar beni. Gün içinde sürekli telefonla konuşmak, ilişki formalitesi olsun diye, daha 3 gün önce umrunda olmadığım bir adamın acayip sorularına maruz kalmak da istemiyorum. Korkmuyorum tabi ki de, bu bakışınızı hiç sevmedim. Kaç yaşına geldim, sevginin nasıl bir şey olduğunu biliyorum, ne şekilde bir ilişkinin erkeği de benim mutlu edeceğini biliyorum, aşkı 3 yıldan daha fazla yaşatabilmenin yollarını da, ve tabiki bunu ne zaman yaşamak istediğimi de. Belki birisini beğeniyorumdur ama birisini beğeniyor veya hoşlanıyor olmam illa ki kendimi onun karısı olarak hayal edeceğim anlamına gelmiyor, ya da kendimi onun kollarına atmak için binbir takla atmam gerekmiyor. Ne oldu Doktor Bey, bu yorum sizi biraz terletti sanırım. Fanusa girip biraz serinlemek istemez misiniz? Ama bu sizi korkutabilir, siz Beta balıkları gibi tek başına hayatta kalamazsınız.'

edit: doktor aslında hiç yoktur, kahramanımız kendi kendine konuşmaktadır ve kelimeler başka kelimelere çağrışım yaptığı için sonunda asıl fikrine ulaşmaktadır.

19 Ağustos 2010 Perşembe

ÇiÇek



Kadınların çiçeğe benzediği söylenir. Çiçek estetik bir canlıdır, göze güzel gözükür, güzel kokusu olanı vardır olmayanı vardır. Kadına çiçek alınır çünkü 'sen de en az bu çiçek kadar güzelsin' imasında bulunarak kadının ruhu okşanmak istenir. Kendini dünyadaki en hassas ve güzel canlı ile özel hissetmek ister kadın da. Ona sahip olarak tabii. 

Uzun burunlu ayakkabılar giyerek erkekliğinin şaşasını ima etme eğilimli onca erkek de; aldıkları buketlerdeki çiçek sayısı arttıkça aynı şaşayı yarattıklarını düşünürler. Kendi başına bu noktaya gelmez olay tabi. Aslında isteyeceklerinin ardı arkası kesilmeyecek kadının, buz dağının görünen kısmındaki ufak bir isteğidir çiçek. 'Bir tanecik çiçek alıp gelsin bir kere de, başka bir isteğim yok ki' diyen kadının erkek için hazırladığı 'to do' listesinde yazan 1548 maddenin sadece birincisidir çiçek.
Kadın ilerleyen safhada 'özel günlerde herkes çiçek almayı akıl eder' diyerek evrimini tamamlayacak, fakat maymunun traş edilmiş hali olduğunu düşündüğü sevdiceği hala 'sıradan bir günde' elinde bir çiçekle kapıya gelmemiş olacaktır. O kadar önemlidir ki; evlendiği anda elinde çiçekler vardır kadının, azmin zaferin işaretidir.
Bir erkek için hayatının paradoksudur çiçek. Almadığında hiç almamış, bir kere aldığında anca düşünmüş, iki kere aldığında herhangi bir günde almamış, 100 kere aldığında başka bir şey akıl edememiş olur. Gül alsa klasik olur, Orkide alsa gösteriş yapıyordur, Papatya alsa fakir edebiyatı.

Sonra bir de ölür o çiçekler evin içinde. Çok kötü kokar ölünce de. Kurutsan toz yapar, sağa sola saçılır. Feng Shui der ki kurumuş çiçekler evde tutulmaz. 50 tane çiçeği koyarlar bukete, önünü göremeden yürümeye çalışırsın taşımak için. Bu arada bütün mahalleye afişe olursun o da ayrı konu. Adam kılını kıpırdatmamış bir telefonla sipariş vermiştir ama senin çektiğin zahmet hep daha fazladır.

Erkeklerin sürekli gittikleri çiçekçiler oluyor mesela, dikkat et adam seni hiç sokmuyor içeri. Sadece sana gidiyor o çiçekler sanıyorsun ya bir de. 'Abi geçen günkü isyantusları beğendi mi ablam' derse çiçekçi, oradaki isyanı kim olsa bastıramaz.



PS. Gene de ben papatyaları ve sarı laleleri seviyorum. Kurutmam da gözüm gibi bakarım onlara. Bir de mor menekşeleri, o da Nilüfer'den dolayı.. Bir mahsun mor menekşe ağlıyor mu ne? 

12 Ağustos 2010 Perşembe

TÜYdüm


İlham perilerim yıllık izinde, memlekete gittiler. bayrama kadar izin verdim, referandum için dönün dedim. Ama şimdi bir sıkıntı oldu, ekranın karşısında boş word belgesine mal mal bakıyorum, sanki içimde romanlar akıyor da kağıda geçiremiyorum.

İlham olsun diye adama dedim ki bana bir kelime söyle, aklına ilk gelen olsun.. durdu durdu "tüy" dedi..

O ne beyaz o ne hassas bir kelime, yumuşacık.. Süpersin dedim işte budur. Aklımdan beyaz kuğuların, uçan martıların tüyleri falan geçiyor, tam romantiğim. Bunun üstüne giderim ben dedim, hayal ediyorum sırtının ortasından boynuna doğru hafifçe dokundurarark tüyü, doruk noktasına çıkartıyorum yazıyı.

Derken; uyuyan adamın burnuna yanlışlıkla değdirdim tüyü, salyalarını fışkırtarak hapşurdu yüzüme. İşin aslı ortaya çıktı.. Adam tüydü.

Bir erkeğin ağzından tüy kelimesini duyar duymaz kendini Pony'lerin sihirli dünyasında sanan masal beyinli ben, hala akıllanamadım di mi.

TDK anlamına ne bakıyorsun sen, erkek zaten yaratılışında argodur. Tüymek de onun en sevdiği oyunudur. Aşık oldum diyip ilk günden tüyenini bile görülmüştür. Yok ben burdayım kapı gibi yanındayım, bıraksanda peşindeyim diyen adam bile 3 vakte fena tüyecek demektir.

Sorumluluklardan, konuşmalardan, iş bölümlerinden, başlangıçlardan sonlardan.. Hep tüyerler..

Terketmek ya da bırakmak değildir tüymek. Aha şimdi buradaydı şaşkınlığı yaratır.  Road Runner gibi arkasında bir toz bulutu bırakarak yok olmaktır. Dalga geçiyor  sanırsın, gözüne kaçan tozlardan ne olduğunu da anlayamazsın, ortalık bir durulsun ki farkedersin gerçeği.. Seninki topuk..

İstersen dünyanın en mükemmel sevgilisi ol, en güzel, en neşeli, en anlayışlı, en entellektüel.. Bu bile erkeğin tüymek için bir sebebidir.. Ben sana layık değilim der, vınn..

Oysa sen ne naif bir tüydün..

2 Ağustos 2010 Pazartesi

i'm not victoria & it's not a secret

Ağzıma biraz bal çalmak istedim, bütün gece en sevdiğim şarkıları tüm sevdiklerim için çaldım. 

Hani baktım bu saatten sonra sil baştan yapmak mümkün değil yaşamı, mümkün olsa da gerekli değil.. Katlanarak ve bazı bazı yuvarlanarak büyümüş gelmişim bu halime, artık misafir de sayılmam yerleşmişim kendime, sil baştan yerine seç başlat dedim. İçimde kalmasın dediğim, beni heyecanlandıran her şeyi imkanlarım elverdiğince kazıyacağım oturduğum kaldırımlara. İsli camlara iz bırakıp bir yağmurda gidesim yok buralardan, ben yağmur her yağdığında birbirimizi hatırlayacak anılar bırakmak istiyorum. 

2 Temmuz 2010 Cuma

kısa kısa... 1


bazı insanlar ufacık kumaş parçalarına değer katarlar, anlamlaşır o parça senin için değerlin olur..
bazen de kumaş parçaları insana değer katar, insan kendini değerli sanır o kumaş parçalarının altında..
ne kadar arebesk geliyor kulağa
devamı var
sadece kokusu, sohbeti, sıcaklığı sinmiş diye sakladığın kumaş parçalarından sonra
şimdi kimseye 'aşk' diyemiyorsun işte, pahalı paçavralarından başka hiçbir zenginlikleri olmayınca

çırılçıplak halleriyle görmeye çalışıyorsun insanları ne kadar saklamaya çalışsalar da ruhlarını
bilgeliklerine, verdikleri huzura susuyorsun; onlardan arıyorsun nesilleri tükenmeden daha..
şanslı aşkı ayırt etmeye çalışıyorsun chanel aşklardan..

ruhun ne kadar özgürse o kadar rahat uçacak ve bir gün gökyüzünde o martıyı bulacak..
(Serdar Özkan'ın Kayıp Gül kitabına itafen)
Antalya 2010

21 Haziran 2010 Pazartesi

OHAL bölgesindeydim ben

17 yıl önce OHAL bölgesinde Gazi olan askerlerin tedavisinde çalışmış bir annenin kızıyım ben. Haberler televizyonda değil evin içinde yayınlanıyordu her akşam. Tek bacağı protez, tek gözü kör, iki kolu kopmuş abilerin arasında dolaşırdım ben evde. Ve tüm bunlara neden olan hainlerin arasında. Annemin anlattıkları masal değildi, hikaye değildi, flash haber ya da günün gelişmesi değildi. Öyle gerçekti, evin ortasında dururdu.

Tedavisi biten askerlerin birliklerine ya da evlerine dönecek paraları olmazdı. Bizim varsa onların da vardı. Asker kıyafetleriyle yola çıkmaları tehlikeliydi ancak giyecek sivil kıyafetleri yoktu. Babamın varsa onların da vardı. Kendi bacağına üzülecek lüksü olmazdı o abilerin, şehit düşen arkadaşlarının acılarını yaşamaktan.

Hayatta kaldığına şükretmez, ölmediğine üzülmez, artık çatışamadığına ağlar Gaziler. Bu vatana 30 yıl önce, benim evime 17 yıl önce girdi hainler. Hala çıkmadılar, hala aramızdalar. Şırnak'talar, Hakkari'deler burnumuzun dibindeler. Gencecik askerler de nöbeteler. Ben her akşam huzur içinde uyuyorum sayelerinde ama huzur içinde de uyanmak istiyorum artık!!!

Benim elimden bu geliyor. Ancak yazabiliyorum...

15 Haziran 2010 Salı

İLK Radyoculuk deneyimim

Yer: TRT Ankara Radyosu
Gün: Pazar
Saat: 13.00

Hızlı adımlarla radyonun ikinci katındaki stüdyoya çıkıyorum, çay ocağından 2 su, 1 adaçayı, 1 üçü bir arada.. Üçü bir arada Ömer'in.. İçse de olur, içmese de. "Sen söyle Hande bana farketmez" diyor Ömer, çıldırtıcı sakinliğiyle. Farketmez olur mu, çok farkeder. Kahvenin üçü mü ikisi mi bir arada çok farkeder o esnada, ben o kadar heyecanlıyım ki.. 
Ömer ile aramızdaki en büyük fark onun görüntüde benim görünmeyendeki heyecanım. Sürekli aşağı yukarı salladığı bacağı benim içimdeki heyecanın tam bir yansıması. 
Ve kırmızı ışık yanıyor: YAYIN
"Merhaba, TRT Ankara Radyosu İnternet Stüdyosu Programına hoşgeldiniz. İnternet uzmanı Ömer Uslusoy ve ben Hande Cesur bugün de sizlerle birlikteyiz." 
İşte oldu 'stüdyo' derken bir anda harfler birbirine girip 'sssftüdyo' olmadan, son derece TRT aksanlı telafuzda bulundum.
Programın açılış aşamasını geçtikten sonra çok keyifliyim. Karşılıklı sohbet ediyoruz, bir gün önceki akşam yemeğinden ya da bir kaç saat önceki kahvaltıdan bir farkı yok. Ömer'in rahatlığı huzur vermeye başlıyor, konular birbirini kovalıyor. Bazen bu kovalama o kadar hızlı oluyor ki, bir çok konunun içinde kalıyoruz, bitmesin istiyoruz, veda edemiyoruz. 
"Canlı yayın zor zanaat kuzum", diye takılıyorum arkadaşlarıma. Sanki yıllardır bu işi yapıyorum. İnsanlar bu iş için okul okumuşlar, kurs bitirmişler, ben damdan düşmüşüm. Düşmüşüm ama bir yerim kırılmamış. "Önemli olan da bu" diyor annem. Ben de kendi uzmanlık alanlarımı yansıtmaya çalışıyorum programda.
Programı yapmaya başladığımdan beri "hani" ve "yani" 'ler kabusum oldu, meğer ne çok içi boş kelime kullanıyormuşuz konuşurken, insan kendini dinledikçe farkediyor. Güzel yazmak kadar zordur güzel konuşmak. Kişisel gelişime devam. Bunu da ekleyelim listeye. Öğrenmem gereken her şeyi  öğrenmeye hazırım.
Radyoculuk benim evrene gönderdiğim bir mesajdı yıllar öncesinden. Ortaokulda bir arkadaşımla birlikte Benjamin FM isimli bir radyo kurmuştuk ve teybin başına geçip DJ'lik yapıyor, konuşmalarımızı şarkılarımızı da kesetlere çekiyorduk. Sadece bir kaç ay önce de sevgili arkadaşım Okan'a her sabah radyo replikleri yazıp, güne neşeli başlama alışkanlığımın bana geri dönüşü oldu bu program. Evrendeki mesajlarımı değerlendirip bu fırsatı bana tanıdığı için Ömer'e ne kadar teşekkür etsem az. 
Bu işi seviyorum, tatil planlarımın içindeki Pazar günlerime bedel olsa da. 
Radyoculuk keyifli iş kuzum.

8 Haziran 2010 Salı

paradoks

sessiz kalmak en iyi cevaptır diye avutursun, konuşacak yüzü yok sustu diye avunursun


sessiz kalmak en soylu cevaptır veremediğin. 

emin olmadığın soruların boş bırakılmış halidir sessizliğin. üç sessizlik bir doğruyu götürmez.
sessiz kalmak tercih değildir, çaresizliktir aslında. 
elin kolun bağlandığı anda en güzel kurdeledir düğümünü gizleyen. 
avaz avaz kelimeler arasında doğruyu ararken uyuyakalmış bir kedi kadar masumdur sessizlik. 
ve ne kadar sessizsen o kadar haklısındır.

sessizlik bazen de en acımasız yanıttır alamadığın. 
aslına bakarsan anlayamadığın. 
birden çok doğru yanıtın cevap anahtarındaki geçersizliğidir. 
duymak isteyip de duyamadığın onlarca yanıtın boş bırakılmış halidir sessizlik. 
sana yapılan haksızlıktır aslında, 
konuşacak yüzü yoktu diye avunursun. 
ne kadar sessizse o kadar haksızdır.

sessizlik büyük bir paradokstur..

28 Mayıs 2010 Cuma

Bir Oğlum Oldu

Yazı yazmayı çok özledim ama bir süredir oturamadım blogumun başına. Sürekli internette olmama ve aslında yazıp çizmeme rağmen kişisel alanlarıma vakit ayıramadım. Mayıs ayının da sonuna geldik, yok olan bu zamanın neye acelesi var neye koşturuyor anlamıyorum. 
Bu ay bi oğlum oldu. Nur topu gibi iPad'imi yazmaya bile vakit bulamadım. Onun adı Pady, ablası Macy gibi o da bir APPLE harikası. 
Pady 64GB ve şu an için 52 tane application yüklü. Türkçesi: ne program varsa yüklenmiş durumda. 
Kesinlikle çok ergonomik olduğunu düşünüyorum. Ne daha büyük ne de daha küçük olmazmış, boyutu, ağırlığı kesinlikle tam düşünülmüş. Henüz güzel bir kıyafeti yok ama yakında uygun aksesuarları da gelmeye başlar. 
iPad'i yaklaştık bir aydır kullanıyorum ve bu zamanda ben de tüm diğer kullanıcıların ortak fikirde olduğu eksiklerin farkındayım. Ekran görüntüsü ve internet hızı ile kesinlikle beklentilerimi karşılıyor. Bunun dışında, USB girişinin olmaması, kamerasının olmaması ve Flash destekli olmaması en büyük eksikleri benim için. Zaten iPad  internet ve eğlence dışında fazla bir beklentiye yanıt verebilecek özelliklere sahip değil. 
Benim gibi sürekli internet ile ilgilenen, araştıran, okuyan ve interneti güzelliklere ulaşmada bir araç olarak gören herkes için veya sık sık seyahat eden, ofis dışında toplantılarda olanlar için müthiş bir çocuk.
Yine de ilk göz ağrısı gibi olmuyor hiçbir şey. Sevgili Macy (MacBookPro)'den kopmak çok zor. Şimdilik 3 kişilik bir aileyiz, ben Macy ile yazılar yazarken, annem Pady ile tavla oynuyor. Gözler şeş beş olana kadar tavla oynayabiliyor Pady, çünkü şarjı da çok uzun gidiyor. Herkese tavsiye ediyorum...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sanal Dünyada İntihar


Sevgilisinden ayrılan Küçük Prens, arkadaşlarıyla buluşup okulun arkasındaki banklarda içki içmek ve okul duvarlarına grafiti çizerek ergenliğin verdiği tüm o asi duyguları yansıtmak ister. Beklediği hediye yerine kutudan koltuk değnekleri çıkınca, aslında küfür etmek isterken, aile büyüklerinin yanında ayıp olmasın diye kederini içine atan Pollyanna'nın yakın arkadaşları, moral olsun diye haftasonu Ali Baba'nın çiftliğine gezi düzenlerler. Ali Baba'nın küçük yeğeni Cin Ali, bir türlü aynı hikayede buluşamadığı Ayşegül'ü unutmak için zehirli mantar yiyerek intihar etmeye kalkışır ancak kendini Alice Harikalar Diyarında bulur, Alice'e aşık olur, Ayşegül'ü unutur.

Geçmiş zamanda, tüm masallarıyla hayat gerçektir.
Ve tüm sanallığıyla hayat hala gerçek midir?

Sevgilisinden ayrılan Yunus, sabah uyandığında kalbinin derinden sızladığını farkedemeyecek kadar hızlı bir şekilde facebooka giriş yapar ve ilişki durumunu "single" olarak değiştirir. Kahvaltı sırasında kız arkadaşının en sevdiği reçele bakıp duygulanmaya zaman kalmadan; arkadaşlarının, ilişki durumunu değiştirmiş olmasına yaptığı yorumlarla kendini yalnız olmaktan uzak hissetmiştir bile. Cansu, Pazar günü yapacak hiçbir şeyi olmadığını farkedecek zamanı bile bulamaz, akşam olduğunda bütün gün toprak üstünde çalışmış, sağ işaret parmağı mouse'un sol tuşuna basmaktan nasır tutmuştur. 
Sanal dünyada üzüntülerin satışı çok kolaydır, üç beş comment'e alıcı bulur acılarınız. Mutluluklarınız karşılıksız "like" edilir, gerçekten karşılıksız olduğunu sokağa çıkınca anlarsınız. O yüzden sokağa çıkmazsınız. İçerideki kalabalık dışarda yalnız hissettir sizi. Bir bankta oturup güneşten gözünü kısa kısa hayata bulaşmak yerine, kalabalık karikatürlerde tag olmak istersiniz. Zamanla 500'ün üstünde arkadaş egosu, sokakta tek başına yürüyebilme özgürlüğünü alır elinizden, acınız arttıkça twitter statülerine özlü sözler kopyalarsınız. Sadece 3 saniye sürer acınız, bir sözünüze "retweet" yapıldığı anda göz kırpmıştır yaşam yeniden, kaldığınız yerden sanallaşırsınız. Mutluluklar daha mutlu, hüzünler daha hüzünlü, acılar daha acı, güzeller daha güzel, çirkinler en güzeldir. Zehirli mantar yemeden Alice Harikalar Diyarına girersiniz, Ayşegül'ü unuttum sanır, Alice'e aşık olursunuz. 
Bir gün hayat sizi çok sıkar, "yaşamak için bir neden ararken ölmek için bulursun"uz; intiharınız da o kadar kolay olur. Kendinizi bulduğunuz ilk "status'den" aşağı atarsınız..
"What are you doing" yazan yeri de temizleyip son comment olarak "just joking" yazarsınız.

19 Nisan 2010 Pazartesi

bahçe

bahçeye çıktım, rakıları sulamak için; tesadüf o ya biraz sarhoşum. azar azar döktüm suyu, bu akşam gene keder açacaklar. yağmur başladı o anda kadehe ve karıştı kedere.. madam destina muşambayı seriyordu masanın üstüne, sezen girdi içeri yine güzel, yine çiçek...
gece çok geç, arzular şelale.. geldi sessizce..
gözyaşı böyle zamanda güzel, yıldızlar kadar yalnız gece. radyo bozulsun, peynir koksun, bardak çatlak, en güzeli ensemden esen rüzgar.
gerçekler hayalsiz doğmaz sabaha, bu gece her şey hayal, aklımda bakışlar yüzü silinmiş gölgelerin, elimden tutmuş sıkıca o derin ve yavaş nefes..
buz attım iki tane içine, güneş daha doğmasın, sabah olmasın, bu gece yanlızlığıma inandırdım tüm şehri, hayalimi görmesin kimse..
toprakta uyandım, saçlarım okşanmış bütün gece, kulağımda fısıl fısıl aşk, gözlerim ıslak, bu gözyaşı değil, yağmur  yağmış gözlerime, gelmiş ve gitmiş gece gibi hayal.. sevmiş ve terketmiş, sever gibi yapmış ya da.. değmiş ama bir yerde tenime..
gerçekler hayalsiz doğmaz sabaha..

13 Nisan 2010 Salı

Siz hangisi?


Anlatıyorum, yerli, birinci kelime..

İki kişi emlakçıya girer,  sağ taraftaki kişi almak istedigi ev hakkında sorular sormaya baslar ancak evi alacak olan sol taraftakidir.
İki kisi hastaneye girer, sol taraftaki rahatsızlığın belirtilerini anlatmaya başlar ancak hasta olan sağ taraftakidir.
İki kişi mağazaya girer sağ taraftaki almak istedigi kıyafetı tarif eder ancak alacak olan sol taraftakidir.
O kadar çok ki... Kendini yanındaki tercümanlara teslim ederek sessiz sessiz hayatına devam edenler..
Peki ya olmasa mektubun, yazdıkların olmasa.
Özel durumlar dışında değerlendiriyorum bu mevzuyu, hastalıktan yutkuncak halin yokken, doktora sıkıntılarını annenin anlatması değil bu.
Bahsettiğim durumda ciddi bir becerisizlik söz konusu. İnsanları bu davranışın devamlılığına iten de, kendini ifade edememe becerisini bu kadar ustalıkla yapabiliyor olmaktır heralde.
Peki ne ara geldiler? Ne zaman girdi bu tercümanlar hayatınıza?
Anneniz elinizden tutup sizi oyuncakçıya götürdüğü zaman bile sizin fikrinizin bir önemi olmadı.
Beraber kıyafet almak için mağazaya girdiniz, parmağınızla istediğiniz pantalonu gösteremediniz.
Susturuldunuz sürekli, sizin yerinize konuştular, anlattılar yalan yanlış. Diliniz ağzınız oldular.
Üniversitede okuyan öğrencilerin anlamadıkları konuyu hocalarına soramamaları...
Özel ihtiyaçlarını karşılamak için marketten alışveriş yapmaktan çekinen kız çocukları...
Portakalı soymuş baş ucuna koymuş, o bir yalan uydurmuş. Baş ucunda soyulmuş portakal olmadan o aslında yokmuş..
Benim ne istediğimi, ne düşündüğümü benden daha iyi biliyorsan gel sen, ben ol. Ben gidiyim hatta sen ve ben birlikte takılın.
Sağ cebinde sarımsak, sol cebinde soğan..
Şu hayatta var olduğunu hissedebilmek için, kendini ifade etmekten daha fazla ne yapabilirsin?
Sigorta reklamlarında adamın arabasına bir anda doluşan hayali sigortacılar gibi sürekli yanında tercüman taşımana gerek var mı?

Bu yazdıklarım cepte.. İkinci kelime:

İşim gereği sürekli genç insanlarla iletişim halinde olduğumdan dikkatimi çekecek derecede fazla rastlıyorum çoğulizm diline.

Dil konusundaki bir başka beceriksizliğim de böylece ortaya çıkıyor, anlamıyorum çünkü.
Mesela, nasılsın iyi misin diye sorduğum 'tek' bir kişiden aldığım yanıt; "iyiyiz bir sıkıntımız yok".
"Çalıştık hocam bakalım sınavda yaparız bir şeyler"
-"Pardon siz kimsiniz?"
"Ben diyecektim hocam kehkeh."
Kendi kendine saygının bir göstergesi belki de. Hani, büyük amcana; "nasılsınız" diye sorarsın saygıdan, bu insanlarda kendi kendilerine "iyiyiz" diyorlar belki de. Beceriksizim dedim ya anlamıyorum.
Eve giriyorsun, mutfaktan mis gibi yemek kokuları geliyor, "anneciğim neler yaptın öyle" diyorsun, cevap çok acayip: "yaptık bir şeyler".
Bu çoğulizm dili dediğim şey bana Deli Yürek, Kurtlar Vadisi gibi dizilerin dilini anımsatıyor. Orada adam haklı, iş yeri basmaya gidiyor arkasında elli kişi, sofraya oturuyor kırk kişi.. YapıyorLAR yani hakkaten.
Delikanlı, kızın birine aşık olur, ama öyle yürekli, raconlu, mahalle aşklarından, hani kızı değil başkasından gözünden bile kıskanır. Gel gör ki bir anlatmaya başlasın; "Bir kızı sevdik abi, kalbimizi açtık, kız hala bana mısın demiyor aabii"
İyi de kız hangi birinizi sevsin aabiii... Topluca kız sevmişsin...

Sonuç; benim genel tespitim bu şekilde konuşan kişilerin ortak bir özgüvensizliğe sahip oldukları yolunda. Adam her cümleye başladığında arkasında Mematiyle Güllü bekliyor sanıyor.

Buldunuz mu filmin adını.. Yok ben de bilmiyorum. Biraz daha özgüven lütfen, tercümansız ve çoğulsuz anlatımlar, şahsına münasır... Akıcı ya da değil, sana ait..
Dünyaya gel onca sperm arasından sıyrıl sonra da başkalarını işin içine katmadan konuşama bile.. Seni gidi Ali Baba ve Kırk Haramileri..

12 Nisan 2010 Pazartesi

EĞİTİM, "e"YİĞİDİM

Güncel Türkçe Sözlük- eğitimÇocukların ve gençlerin toplum...
olmadı daha çok...
Wikipedia-eğitim: Bireylerin toplumun standartlarını..


Ne kadar da çok şeymiş değil mi eğitim. Öyle açtım kitap okudum, test çözdüm, sınav geçtimle alakası olmayan insana insanlık kazandıran, din, dil, ırk farkı olmaksızın her toplumun gelişmesi için içine girmek ve asla çıkmamak zorunda olduğu bir süreç.
Türkçe Sözlükteki açıklamada eğitimin nedeni olarak "toplum yaşamında yerlerini almaları için"  külli yalanına katılmamakla birlikte; "yaşama yollarını kazanmasında etkili" olduğunu o-nay-lıyorum. Yaşadığım ülkede kişilerin toplum yaşamında yerlerini almaları için eğitimden değil yiğitlikten geçmeleri gerekiyor. Toplum yaşamında zaten herkesin bir yeri var. Eğitim, benim için sonsuz olabilecek bir konu ancak bu sayfada sonsuzluğa yer ayırabilecek kadar yerim yok. İnsanların sokakta yürürken lama gibi yere tükürdükleri, sigara izmaritlerini, sakız ambalajlarını arabadan fırlatmanın sıradan olduğu, beli silahlı tip(siz)lerin gece mekanlarında attığı cirit sonucunda iki kefenle ödüllendirildiği, halk evlerinin kapatılıp yerine cami yapıldığı, o konuya hiç girmeyeceğim deyip de kendimi tutamadığım, köy enstitülerinin kapatıldığı, gençlerin apolitik olması için fetva yayınlandığı, Doğu illerinde diş fırçasının ne demek olduğunu bilmeyen çocukların olduğu bir ülkede eğitim hakkında konuşmak, yazmak, düşünmek gerçekten sonsuzluk istiyor. Bunlar yüzbininci baskılar biliyorum ben de bir kere daha basmış oldum işte. İnsanoğluyuz; şansımız vardı  "sosyal yeterlilik ve optimum bireysel gelişmeyi sağlayan" o sürecin içine girdik ya; elimizden geleni ardımıza koymayalım istiyoruz. Ben de eğitimin ne olduğuyla ilgili dün bir arkadaşımdan dinlediğim anıyı paylaşmak istiyorum.



5 Nisan 2010 Pazartesi

SIR

"bunu nasıl başarıyorsun" diye sorar gözlerinden çekmeden gözlerini..
kendisini teslim etmek karşılığında, kadından sırrını almaya kararlı
kadın eğilir kulağına doğru
"her şey benim sebebim,
ama ben sebep olmak istemem", diye fısıldar
yürürken gideceğim yeri  değil,
yolculuk yaptığımı düşünürüm.
müzik dinlerken şarkıya eşlik etmek değil
dansetmek isterim
okurken uzanmak değil
ayakta durmak isterim
insanların saçma, basit bulduğu her şeye dokunmak isterim
alamadıklarım değil bilemediklerimdir sahip olmadıklarım.
ben, konuşurken gözlerine bakmak değil
sana dokunmak isterim
ben senin sularına dalmak, sende boğulmak değil
sırtüstü yatıp sularında, önümde güneşi sırtımda serinliğini hissetmek isterim
sırrım
"sıradan her yaşantıyı sıradışı yaşamak"tır benim.

Moti

bir sabah uyandığında altıncı bir parmağın olduğunu ya da burun deliklerinin kapandığını görürsen bu seni şaşkına çevirir.. bir sabah uyandığında sevgilin tarafından terkedildiğini farketmek seni çılgına çevirir.. 200 km hızla giderken tekeri patlayan arabadan beter bir durum düşünebiliyorum, dört nala giden bir atın üstündeyken atın ayağının burkulması oldukça can yakıcı olabilir..  
bütün bunlar hayatını çok fazla değiştirebilir.
ne fiziksel ne de psikolojik olarak hazır olmadığın durumlar karşısında her zaman aniden bastıran yağmurdan aldığın kadar keyif alamayabilirsin..

bir sabah uyandığında işe erken gelmeye ve hatta takip eden günlerde de bu alışkanlığı sürdürmeye karar vermek, sıkıcı ve kafeinli kahve yerine güne bitki çayıyla başlamak da hayatını çok fazla değiştirebilir. kapalı burun delikleri ve altıncı bir parmak olmadan aynaya baktığında kendini çok değişmiş bulabilirsin.
çünkü bu senin fiziksel ve psikolojik olarak hazır olduğun "o an"dır.
sadece karar verebilmiş olmak tüm yaşamını değiştirebilir.

içinde sevgiye dair her şeyin toplandığı yüksek bir libidoyla güne başlamak için, beyninin gizli kıvrımlarında yıllardır kuluçkada yatan fikirlerin kabuklarını kırması için, yumurtadan çıkan fikirleri rafandan mı kafadan mı yapacağına karar vermek için "o an" geldi. sadece karar vermiş olduğun için belki de aylardır tam arkandan seni takip eden ve ara sıra gölgesine bastığın en iyi dostun Moti (motivasyon) bir anda önüne çıktı ve seni daha fazla arkadan takip etmek istemediği için sana bağırdı.

sana şöyle bağırdı.. ahmak herif yıllardır senin zırvalıklarını çekip durdum. aşık oldun, sevgilinden ayrıldın, kavga ettin, kaza yaptın, sonbahar geldi yaz bitti diye binbir saçmalıkla beni hep arkada tuttun.. şimdi çekil önümden ve beni takip et.. çünkü ben senin bu hayattaki tek kararınım. ben senin sevişmeden aldığın tek hazzım.. ben senim.. içindeki çocuk.. Moti.. ben kahve içmem.. geç kalkmam. beni takip edersen hayatın mucizlerle dolu olacak.

burun deliklerin kapanmadan..

2 Nisan 2010 Cuma

hayal mahsülleri

10 yıl önce evden ayrıldı.  Annesinin başka bir adamla birlikte olduğunu öğrenmişti.  Babası hastanede tedavideydi o sırada.  Anneyle bu konuda çok tartıştılar, evi terketmekle tehdit etti, annesi de o yabancıyı kabul etmiyorsan git o zaman dedi. Erkek ve kız kardeşlerini de arkada bırakarak evden çıktı.
Kendi evini tuttu, kendi hayatını yaşamaya başladı.
Bu sırada Cem ile tanıştılar. Şuan da 10 yıldır birliktelikleri var 1,5 yıl önce de evlendiler. Aslında öfkesi yalnızca annesineydi ama o tüm aileden uzaklaşmıştı. Cem onu ailenin diğer bireyleriyle de görüşmemesi için etkisi altına almıştı. Herkes annesinin hayatındaki adamı kabul etmişti, demek ki herkes hayatından memnundu.  Beş yıl önce babasının öldüğünü öğrendi. Cem cenazeye gitmesine de izin vermedi. Hayatının en büyük pişmanlıklarını yaşadı onun yüzünden. Neyse ki babasıyla ölmeden birkaç sene önce buluşmuştu gizli gizli. Üstelik şimdi babasından kalan bir mirasın da sahibiydi.


kızlar tuvaleti

internette "tuvalet muhabbetleri" diye arattığım zaman bir çok farklı yazı çıktı.  genelde de sıra bekleme ve ihtiyaçların karşılandığı o anlarla ilgili geyik muhabbetlerinin olduğu yazılar var.. bunu neden yaptim, can sıkıntısından..

sanırım bu geyik muhabbetleri, nişan almalar, atıp tutmalar falan hep erkekler tuvaletinde geçiyor. asıl efsane kızlar tuvaleti.

kızlar tuvaleti... bambaşka bir kültür taşır kızlar tuvaleti. büyük şehrin arka mahalleleri gibidir.. gizli kuralları vardır. o kurallar yıkılmak içindir, her şeyi konuşmak serbesttir, konuşulan her şey sırdır.. kıskanç bakışlarla mükemmel iltifatlar edilir, aşkla nefret yanyana iki kabinde aynı işi yaparken birbirine o kadar yakındır ki, o mahallede yabancı, tuvaletin dışında kalan herşeydir.

kızların neden tuvalete birlikte gittiğinin bir çok sebebi olabilir.. acilen dedikodu yapmak için, birbirinin çantasındaki makyaj malzemelerini kullanmak için, önüne arkasına taktığı çengelli iğneleri düzeltecek birine ihtiyaçları olduğu için.. kızlar tuvaletine birlikte giden kızların yanyana yürüdüklerini çok az görürsünüz.. inci gibi dizilir arka arkaya kızlar, her birinin görevi önündekinin arkadan bir falsosu olup olmadığına bakmaktır.

bunlar hayat kadar gerçek hayat kadar doğal, bir o kadar güzel..

kızlar tuvaletinde yanyana kabinlerden birbirine bağırarak konuşmak o kadar doğaldır ki; o sırada konuşulanlara şahit olmanız, bir sonraki hamlede aynı şeyi sizin yapmanızı asla engellemez. dışarıdaki erkeğin kız arkadaşının ne kadar çirkin olduğu, eski erkek arkadaşınızın yanındaki kızın ne kadar çirkef olduğu... gizlenecek doğrular, söylenecek yalanlar, hepsinin karargahıdır kızlar tuvaleti..

dışarıda elini yıkayan arkadaşınıza bağırabilme özgürlüğünüz vardır kabinden: "pozitif düşüüüüüün, bak ben öyle yapıyorum şuan oooooooh". buna gerçekten şahit oldum.

alkollü kızlar tuvaleti: alice harikalar diyarında... tüm gerçekliğin sona erdiği, belki de tüm yalanların söndüğü.. bir yer düşünün, içeride aynı anda, organizasyon yapılsın, takdik verilsin, ağlayanlar dindirilsin bir yandan kahkahalarla gülünsün, kusanların yüzüne su vurulsun, saç saça kavga edilsin bir yandan ruj sürülsün, bir yandan çantadaki para sayılsın, bir yandan masadan kaçmanın yolu aransın. hayatında hiç kimseyle öpüşmediğine bahse girebileceğim biri hangi ünlüyle ne yaşadığını sadece senin saç rengini beğendiği için başlayan bir muhabbette anlatmaya koyulsun.. anlattığı hikayeye inanmadığın için, biraz önce saç rengine yaptığı iltifatı da çıkarken kapının yanındaki çöpe bırak..

tuvaletten çıktığında herşeyi unut..
aklında sadece ne kadar rahatladığın olsun.. 
benim yüzümde her seferinde bir gülümseme.. bazen çok şükür halimize..

nereden aklıma geldiği hakkında bir fikrim yok, öyle küçük bir ayrıntısı hayatın..

1 Nisan 2010 Perşembe

matisse "open w"


açık iletişimi
açık ayakkabıyı
açık soruları
açık konuşmaları
açık adresleri
açan çiçeği
açık dükkanları
ofiste açık kapıları
ve açık pencereleri
açık yolları
açık denizleri
açık yatakları
açık büfe kahvaltıları
açık saçık fıkraları
açık  kıyafetleri
açık yürekleri

açık olan her şeyi seviyorum..

23 Şubat 2010 Salı

Pertev Mert

Bundan 15 yıl önce birini tanıdım. Türk Dil Kurumu büyük sözlüğe göre tanımak; bir kimse veya şeyle ilgili, doğru ve tam bilgisi bulunmak anlamına geliyor. Tam da öyle oldu. Daha önce, yine Türk Dil Kurumuna göre tanışmış (tanışmak: daha önce birbirini tanımayan kimseler birbirini tanır duruma gelme) ancak tanımamış olduğum biri. 

-Örgü şişlerini elektirik prizine sokup saçlarımın jolesiz dikleşmesine neden olduğum gün gülecek kadar hain, hiç bilmediğim İzmir'de henüz 6 yaşında beni unutup eve gidecek kadar umursamaz.-

O zamana kadar, o zamandan sonrasını hayal edemediğim insan... Mert.

17 Şubat 2010 Çarşamba

referans

REFERANSSIZ BİR YAŞAM DÜŞÜNEMİYORUM

Acaba sizi sevemez miyim? Tek suçumuz sokakta karşılaşmak mı?

"Sana güvenmem için iki adet nüfus cüzdanı fotokopisi, ikametgah belgesi, en az beşi ortak olmak üzere toplam sekiz arkadaştan alınmış referans belgesi, banka hesap cüzdanı sureti ve en son yaşadığın ilişkinin bitiş sebebi ile ilgili iki tanıktan alınmış ifadeye ihtiyacım var."

Buyurun buradan yakın. Komik mi geldi? Tamamen gerçek. Abartılı? Asla. O kadar yaşamın içinden, o kadar olağan. İlişkilerimizde referans olmadan ne kadar rahat olabiliyoruz? 
Bir ürün almak mevzu olduğu zaman ilk alışverişten sonra kendi referansımız yeterli oluyor. Bir ayakkabı mağazasından aldığımız ayakkabıdan memnun kalınca, artık kendi referansımızla aynı ayakkabıcıdan gidip alışveriş yapabiliyoruz. Beğendiğimiz bir peyniri her seferinde sormaya gerek kalmadan tekrar tekrar gidip alabiliyoruz. Deneyimlerimiz bize alışkanlık olarak geri dönebiliyor.
Konu İNSAN olunca her seferinde başka referanslara ihtiyaç duyuyoruz. İnsan kendi kendinin referansı olamıyor. Karşılaşabileceğimiz sorunları en aza indirebilmek, tehlikelerden korumak için kendimizi öyle bir çembere alıyoruz ki, çemberin dışında kalan koca bir hayattan habersiz kalıyoruz. Her insan birbirinden farklıysa, tehlikeli de olabilir korumacılığı bizi hapsediyor.
Hakkında hiç bir bilgi toplayamadığımız onlarca insan kayıp gidiyor belki de hayatımızdan. İnsan tanımak, tanımaya çalışmak dünyanın en büyük külfetiymiş gibi düşünmek ne zaman öğretildi bize? Geçmiş yaşantıların üstümüzde bıraktığı izleri düşünmek, arkamızda kalan yollardaki taşların her an önümüze gelip ayağımıza takılacağını düşünerek yürümek, dünyanın en rahat yolunda bile sendeleyerek ilerlememize neden olmuyor mu? Her an düşecekmiş gibi durmaktan, en ufak dokunuşta yıkılmıyor muyuz?

7 Şubat 2010 Pazar

Tunalı

7 Şubat 2010 Pazar.. Tunalı..
hava sıcaklığı 4 derece.. bugün o kadar güzelsin ki Ankara.. sade güzelliğini seviyorum bu şehrin.. makyajsız, yalın.. sabah uyandığında da güzel bir kız gibisin sen.. gözlerin buğulu biraz, geceden yorgun ama neşeli..
sanki az sonra ilkbahar gelecek şehre, tüm aşıklar uyanacak..
yapayalnız olmak da güzel bu şehirde..

bu Pazar günü hiç bitmesin..
hiç...

1 Şubat 2010 Pazartesi

BloombergHT


televizyon izlemek, program, dizi, haber takip etmek konusunda hiçbir zaman istikrarlı olamadım. haberleri internetten takip ediyorum. evde bulunup TV izlemeye müsait olduğum zaman dilimlerinde izleyecek bir şeyler bulmak, Genel İzleyici Kitlesi (GİK) olmayan ben için sokakta hususi tuvalet bulmak kadar imkansız oluyor.  (GİK: GDOlu İnsan Kitlesi)
şahsen hızlı konuşurum, meraklıyımdır, sürekli bir şey öğrenmek isterim ama o öğrendiğim şeyler farklı farklı olsun isterim. yaşam alanımda, çevremde, soluduğum havada ve sözümüz konusu olan TV programlarında hareket isterim, gerçeklik olsun, mizah olsun, her şeyden önemlisi lütfen zeka  belirtisi olsun isterim. zekanın kendinden, gelişmişinden, çoklusundan falan geçtim, az miktarda belirtisini görmeyi kendime hak görüyorum.  o da yetecek bana, kulaklarından fışkırmasa da, yakasında iyi durmuş diye sevineceğim. zekilikten kastım da kurnazlık, işini bilirlik falan değil. insanın başka insanları aptal yerine koymaya çalışmasını ya da "az yeter bunlara" mantığıyla işin kolayına kaçmasını gelişmiş zeka olarak değerlendiremeyeceğim. 
beni tatmin edecek TV programları yok değil var, ama ayrı ayrı kanallarda. bahsettiğim dinamikliği yakalamış programlar için, spesifik yayın kanallarını hepsini birden izlemek gerekiyor. bunun için de zamanım yok. spor kanalı, magazin kanalı, yemek kanalı, siyaset kanalı, laylay lom kanalı, moda kanalı, teknoloji kanalı.. 
haftasonu BloombergHT ile tanıştım. Bloomberg medya, dünyanın nabzını tutan en güncel ve süreli yayın yapan ekonomi kanalı olarak açıklanıyor. HaberTurk internet sitesinde "Ekonomi dünyasına en doğru verileri sunan, dünyanın en önemli medya kuruluşlarından biri" olarak tanımlanıyor. bizim tanışmamız biraz daha farklı oldu. ekonomiye dair bir program izlemedim henüz.  menü leziz: ünlülerin başarı hikayelerini anlatan şahane bir program -Power Players-, arkasından tahrik olarak izlediğim güncel bilim programı -Ultimate Gadgets-. hızlı akış, seri konuşmalar, net bilgiler, etkileyici görseller. saatlerce süren ve bir aptala anlatırmış gibi hazırlanan ağır aksak kör topal anlatımlar gitmiş, insanı sıkmayacak hareketlilikte, "az yetmez bunlara" mantığıyla hazırlanmış harika programlar gelmiş. gönül isterdi ki, biz yapmış olalım, her programın bitiminde farklı bir Türk medya grubunun adı yazsın. o da olacak, nasıl oluyor kaliteli güzel tartışma programları, teknolojide de, sanatta da, modada da aynı güzel programlar olacak. teknolojinin son ürünlerini tanıtmak için, insanları anlaşmalı bir teknomarkette deli dana gibi koşturup, işaretli ürünleri buldukları için alkış tutmadan da program yapılacak bu ülkede. inanıyorum.
şuan için BloombergHT beni çok heyecanlandırdı. aynı kanal üzerinde kalarak bir gün içinde farklı farklı bir çok bilgi.. net..
umarım tadını bozmaz, umarım kimsenin yemeğine, evliliğine, yeteneğine bulaşmadan, inandığı şekilde yayınına devam eder..

29 Ocak 2010 Cuma

terzi bey

kot pantalonumu terziye götürüyorum, belinin daraltılması gerekiyor. bu kendi başıma yapamayacağım bir iş, pantalonun kendisini de şahsen seviyorum, onu yeni bir forma sokup kullanmayı düşünüyorum. çok sevdiğim kotu, sevdiğimiz herşey için en iyisini düşündüğümüz hissiyatla bildiğim en iyi terziye götürüyorum. kot pantalon deyince tek adres olan terzi beyin dükkanına. terzi beyin yanında pravo yapılıyor, iğnelerle işaretlemeler yapılıyor, artık daha dar olan kotu iğneleri kendime batırmadan çıkarabilme becerisini de gösterdikten sonra gün ve saatte de anlaşıyoruz, ayrılıyorum. Perşembe günü akşam 7 de hazır kotum. kotu alıyorum, kapanmak üzere olan terzi bey dükkanından çıkıyorum. ancak bir kaç gün sonra denemek nasip oluyor. söz konusu bir kaç gün içinde kilo vermiş olmama şaşırarak diyorum ki: evet hande çok şanslısın gerçekten, sen istediğin kadar kendine uydurmaya çalış, ol-ma-ya-cak bu iş.. tabiki dee hemen kişiselleştiriyorum durumu..
bir kaç defa daha aynı pantalonu bedenime uydurmaya çalıştığımda, diğer kıyafetlerimin içine aynı oranda sığıyor olduğumu farkediyorum. incelen ben değilim, kilo alan benim kotum.
alıyorum elime, eviriyorum çeviriyorum, iğneleri soktuğumuz yerlere, etikete, kemer kısmına bakıyorum: yok. hiçbir değişiklik yok. kot aynı kot. orjinali neyse o. daraltılmamış ki.
para verdim ben bu daraltma işlemine ama. ne için para verdim, kaç gün kaldı kot orada. terapiye mi gönderdim terzi bey ben pantalonumu sizin yanınıza. konaklama ücretimi aldınız anlamadım ki. kıyamadınız belki, öyle masum masum baktı yüzünüze. ben de ilgisiz bir veli olduğum için farkedemedim çocukta ki değişiksiz değişikliği.
belkide bizim ufaklık iğneden korkup kaçmıştır diye de düşündüm en sonunda, ben de çok korkardım okula doktorlar geldiği zaman..
böyle düşününce de üzüldüm doğrusu, ben de kıyamadım, öylece giyiverdim üstüme..

herşeyi, herkesi olduğu gibi kabul ettiğim gibi, onu da olduğu gibi kabul ettim..

28 Ocak 2010 Perşembe

kar

NasılGüzel

bembeyaz Ankara.. bir başka güzel oluyor bu şehirde kar.. kıpkırmızı gökyüzü, yavaşlayan zaman, penceren dışarı salınan hayaller.. uzaktaki sevgiliyi bekler gibi bekler bu şehrin insanları kar taneciklerini.. gelen sevgili eli boş gelmez kahkaha atarak iner gökyüzünden, aşk getirir şehre..

biliyorum herşey aklanacak karla birlikte zihnimde.. kızgınlıklar, umutsuzluklar, öfkeler dinecek, kar örtecek kendinden olmayan herşeyin üstünü, sonbaharın lanetini alacak tepesinden şehrin
ve ben yine kaldığım yerden sevmeye devam edeceğim.

belli etti bu akşam kendini
sıcak şarap, biraz hüzün, biraz neşe..

şehir!!! bugün seni çok seveceğim...

23 Ocak 2010 Cumartesi

kitapevler

kitaplara olan düşkünlüğüm biraz da 'düş' düşkünlüğümden. kitap benim için sadece yazılardan, paragraflardan oluşan bir eser değil. ön kapağıyla arka kapağıyla, yırtık sayfalarıyla, üstüne alınmış notlarıyla, yaşamdaki kara delikleri dolduran bir tasarım.  düşlerin somut hali. ve öyle bir tasarım düşünün ki, heryere çok yakışsın. hem kalbinize, aklınıza, ruhunuza iyi gelsin, arkadaşınız, dostunuz, hazineniz olsun; hem de yaşam alanıza girsin, biraz da oradaki boşlukları doldursun...

    





...düşlerimin somut hale geldiği bir alan hayal ediyorum. renkli, kışkırtıcı, öylesine karışık, baktıkça sade.. yaşanmış, gerçek, her bir sayfasında yüzlerce kelime.. baktıkça kitap, baktıkça hayat...



21 Ocak 2010 Perşembe

BluRay


insanoğlu kendisi için hep iyisini ister değil mi? bu illaki de daha çok para daha çok lüks anlamında değil.. hayat kalitenizi arttırmak istersiniz ki; bu sayede daha çok şeyden keyif alabilirsiniz. 
ama insan kendisi için neyin daha iyi olabileceğine kendi başına karar veremiyor her zaman. daha doğrusu, birtakım seçenekler hayatımıza girmeden, o seçeneğin aslında yaşamımızı kolaylaştıracağını bilemiyoruz, doğal olarak. 
Ankara'da bir dönem saat 12'de Vakko'nun önünde buluşmak diye adet vardı. Cumartesi günü saat 12'de Vakkonun önünde arkadaşlarıyla buluşmamış bir jenerasyongilim olduğunu sanmıyorum. İlk zamanlarda cep telefonu falan yok tabii, ama hayal gücümüz bunu karikatürize edebilecek kadar büyük. her seferinde bir arkadaşımız beklenen saatte orda olamayınca, üstelik orada olamayanlardan biri okulun en karizmatik tiplerinden biri olunca, "olsun biraz daha bekleyebiliriz, henüz 1 saat gecikti" diyaloglarının arkasından çeşitli fanteziler kurmuş olabiliriz. "keşke yanımızda taşıyabileceğimiz telefonlar olsa, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak", "yok beee abarttın ha", "niye abartayım duydum ben olacakmış ileride öyle şeyler",  "oldu canım kabloyu da belimize dolarız" gibi konuşmalar geçmiş olabilir. lakin o dönemde bu senaryoyu "yaa, Mehmet yine gecikti -o zamanlar yaaoouu değil baya net şekilde 'ya' diyordu kızlar, neyse- keşke şöyle telefonlar olsa yanımızda taşıyabileceğimiz, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak, hatta o sırada müsait olmazsa blackberry messengerdan bir mesaj atsak, en güzeli de gprs den yerine bakmak dimi kanka" gibi bir diyaloga çevirmeye kalksanız, o diyalog monolog olarak kalırdı, arkadaşlarınız da bön bön suratınıza bakarlardı. 
Eski kasetlerin üzerine başka şarkılar çekebilmek için, kasetlerin üstlerini bantlarken, anahtarlık niyetine flash disk taşıyabileceğini hayal edemiyor insan. halbuki ne kadar da kolaylaştırdı hayatımızı, hay aksi neden düşünemedik o zaman bunu? yoktu çünkü.
şimdi de hayatımızı güzelleştirecek neler var kim bilir ama şahsen benim aklıma gelenler, ya zaten yapılmış oluyor ya da suratıma bön bön bakılmasına neden oluyor.



Bu gadget'ta bir hata oluştu