7 Şubat 2010 Pazar

Tunalı

7 Şubat 2010 Pazar.. Tunalı..
hava sıcaklığı 4 derece.. bugün o kadar güzelsin ki Ankara.. sade güzelliğini seviyorum bu şehrin.. makyajsız, yalın.. sabah uyandığında da güzel bir kız gibisin sen.. gözlerin buğulu biraz, geceden yorgun ama neşeli..
sanki az sonra ilkbahar gelecek şehre, tüm aşıklar uyanacak..
yapayalnız olmak da güzel bu şehirde..

bu Pazar günü hiç bitmesin..
hiç...

1 Şubat 2010 Pazartesi

BloombergHT


televizyon izlemek, program, dizi, haber takip etmek konusunda hiçbir zaman istikrarlı olamadım. haberleri internetten takip ediyorum. evde bulunup TV izlemeye müsait olduğum zaman dilimlerinde izleyecek bir şeyler bulmak, Genel İzleyici Kitlesi (GİK) olmayan ben için sokakta hususi tuvalet bulmak kadar imkansız oluyor.  (GİK: GDOlu İnsan Kitlesi)
şahsen hızlı konuşurum, meraklıyımdır, sürekli bir şey öğrenmek isterim ama o öğrendiğim şeyler farklı farklı olsun isterim. yaşam alanımda, çevremde, soluduğum havada ve sözümüz konusu olan TV programlarında hareket isterim, gerçeklik olsun, mizah olsun, her şeyden önemlisi lütfen zeka  belirtisi olsun isterim. zekanın kendinden, gelişmişinden, çoklusundan falan geçtim, az miktarda belirtisini görmeyi kendime hak görüyorum.  o da yetecek bana, kulaklarından fışkırmasa da, yakasında iyi durmuş diye sevineceğim. zekilikten kastım da kurnazlık, işini bilirlik falan değil. insanın başka insanları aptal yerine koymaya çalışmasını ya da "az yeter bunlara" mantığıyla işin kolayına kaçmasını gelişmiş zeka olarak değerlendiremeyeceğim. 
beni tatmin edecek TV programları yok değil var, ama ayrı ayrı kanallarda. bahsettiğim dinamikliği yakalamış programlar için, spesifik yayın kanallarını hepsini birden izlemek gerekiyor. bunun için de zamanım yok. spor kanalı, magazin kanalı, yemek kanalı, siyaset kanalı, laylay lom kanalı, moda kanalı, teknoloji kanalı.. 
haftasonu BloombergHT ile tanıştım. Bloomberg medya, dünyanın nabzını tutan en güncel ve süreli yayın yapan ekonomi kanalı olarak açıklanıyor. HaberTurk internet sitesinde "Ekonomi dünyasına en doğru verileri sunan, dünyanın en önemli medya kuruluşlarından biri" olarak tanımlanıyor. bizim tanışmamız biraz daha farklı oldu. ekonomiye dair bir program izlemedim henüz.  menü leziz: ünlülerin başarı hikayelerini anlatan şahane bir program -Power Players-, arkasından tahrik olarak izlediğim güncel bilim programı -Ultimate Gadgets-. hızlı akış, seri konuşmalar, net bilgiler, etkileyici görseller. saatlerce süren ve bir aptala anlatırmış gibi hazırlanan ağır aksak kör topal anlatımlar gitmiş, insanı sıkmayacak hareketlilikte, "az yetmez bunlara" mantığıyla hazırlanmış harika programlar gelmiş. gönül isterdi ki, biz yapmış olalım, her programın bitiminde farklı bir Türk medya grubunun adı yazsın. o da olacak, nasıl oluyor kaliteli güzel tartışma programları, teknolojide de, sanatta da, modada da aynı güzel programlar olacak. teknolojinin son ürünlerini tanıtmak için, insanları anlaşmalı bir teknomarkette deli dana gibi koşturup, işaretli ürünleri buldukları için alkış tutmadan da program yapılacak bu ülkede. inanıyorum.
şuan için BloombergHT beni çok heyecanlandırdı. aynı kanal üzerinde kalarak bir gün içinde farklı farklı bir çok bilgi.. net..
umarım tadını bozmaz, umarım kimsenin yemeğine, evliliğine, yeteneğine bulaşmadan, inandığı şekilde yayınına devam eder..

29 Ocak 2010 Cuma

terzi bey

kot pantalonumu terziye götürüyorum, belinin daraltılması gerekiyor. bu kendi başıma yapamayacağım bir iş, pantalonun kendisini de şahsen seviyorum, onu yeni bir forma sokup kullanmayı düşünüyorum. çok sevdiğim kotu, sevdiğimiz herşey için en iyisini düşündüğümüz hissiyatla bildiğim en iyi terziye götürüyorum. kot pantalon deyince tek adres olan terzi beyin dükkanına. terzi beyin yanında pravo yapılıyor, iğnelerle işaretlemeler yapılıyor, artık daha dar olan kotu iğneleri kendime batırmadan çıkarabilme becerisini de gösterdikten sonra gün ve saatte de anlaşıyoruz, ayrılıyorum. Perşembe günü akşam 7 de hazır kotum. kotu alıyorum, kapanmak üzere olan terzi bey dükkanından çıkıyorum. ancak bir kaç gün sonra denemek nasip oluyor. söz konusu bir kaç gün içinde kilo vermiş olmama şaşırarak diyorum ki: evet hande çok şanslısın gerçekten, sen istediğin kadar kendine uydurmaya çalış, ol-ma-ya-cak bu iş.. tabiki dee hemen kişiselleştiriyorum durumu..
bir kaç defa daha aynı pantalonu bedenime uydurmaya çalıştığımda, diğer kıyafetlerimin içine aynı oranda sığıyor olduğumu farkediyorum. incelen ben değilim, kilo alan benim kotum.
alıyorum elime, eviriyorum çeviriyorum, iğneleri soktuğumuz yerlere, etikete, kemer kısmına bakıyorum: yok. hiçbir değişiklik yok. kot aynı kot. orjinali neyse o. daraltılmamış ki.
para verdim ben bu daraltma işlemine ama. ne için para verdim, kaç gün kaldı kot orada. terapiye mi gönderdim terzi bey ben pantalonumu sizin yanınıza. konaklama ücretimi aldınız anlamadım ki. kıyamadınız belki, öyle masum masum baktı yüzünüze. ben de ilgisiz bir veli olduğum için farkedemedim çocukta ki değişiksiz değişikliği.
belkide bizim ufaklık iğneden korkup kaçmıştır diye de düşündüm en sonunda, ben de çok korkardım okula doktorlar geldiği zaman..
böyle düşününce de üzüldüm doğrusu, ben de kıyamadım, öylece giyiverdim üstüme..

herşeyi, herkesi olduğu gibi kabul ettiğim gibi, onu da olduğu gibi kabul ettim..

28 Ocak 2010 Perşembe

kar

NasılGüzel

bembeyaz Ankara.. bir başka güzel oluyor bu şehirde kar.. kıpkırmızı gökyüzü, yavaşlayan zaman, penceren dışarı salınan hayaller.. uzaktaki sevgiliyi bekler gibi bekler bu şehrin insanları kar taneciklerini.. gelen sevgili eli boş gelmez kahkaha atarak iner gökyüzünden, aşk getirir şehre..

biliyorum herşey aklanacak karla birlikte zihnimde.. kızgınlıklar, umutsuzluklar, öfkeler dinecek, kar örtecek kendinden olmayan herşeyin üstünü, sonbaharın lanetini alacak tepesinden şehrin
ve ben yine kaldığım yerden sevmeye devam edeceğim.

belli etti bu akşam kendini
sıcak şarap, biraz hüzün, biraz neşe..

şehir!!! bugün seni çok seveceğim...

23 Ocak 2010 Cumartesi

kitapevler

kitaplara olan düşkünlüğüm biraz da 'düş' düşkünlüğümden. kitap benim için sadece yazılardan, paragraflardan oluşan bir eser değil. ön kapağıyla arka kapağıyla, yırtık sayfalarıyla, üstüne alınmış notlarıyla, yaşamdaki kara delikleri dolduran bir tasarım.  düşlerin somut hali. ve öyle bir tasarım düşünün ki, heryere çok yakışsın. hem kalbinize, aklınıza, ruhunuza iyi gelsin, arkadaşınız, dostunuz, hazineniz olsun; hem de yaşam alanıza girsin, biraz da oradaki boşlukları doldursun...

    





...düşlerimin somut hale geldiği bir alan hayal ediyorum. renkli, kışkırtıcı, öylesine karışık, baktıkça sade.. yaşanmış, gerçek, her bir sayfasında yüzlerce kelime.. baktıkça kitap, baktıkça hayat...



21 Ocak 2010 Perşembe

BluRay


insanoğlu kendisi için hep iyisini ister değil mi? bu illaki de daha çok para daha çok lüks anlamında değil.. hayat kalitenizi arttırmak istersiniz ki; bu sayede daha çok şeyden keyif alabilirsiniz. 
ama insan kendisi için neyin daha iyi olabileceğine kendi başına karar veremiyor her zaman. daha doğrusu, birtakım seçenekler hayatımıza girmeden, o seçeneğin aslında yaşamımızı kolaylaştıracağını bilemiyoruz, doğal olarak. 
Ankara'da bir dönem saat 12'de Vakko'nun önünde buluşmak diye adet vardı. Cumartesi günü saat 12'de Vakkonun önünde arkadaşlarıyla buluşmamış bir jenerasyongilim olduğunu sanmıyorum. İlk zamanlarda cep telefonu falan yok tabii, ama hayal gücümüz bunu karikatürize edebilecek kadar büyük. her seferinde bir arkadaşımız beklenen saatte orda olamayınca, üstelik orada olamayanlardan biri okulun en karizmatik tiplerinden biri olunca, "olsun biraz daha bekleyebiliriz, henüz 1 saat gecikti" diyaloglarının arkasından çeşitli fanteziler kurmuş olabiliriz. "keşke yanımızda taşıyabileceğimiz telefonlar olsa, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak", "yok beee abarttın ha", "niye abartayım duydum ben olacakmış ileride öyle şeyler",  "oldu canım kabloyu da belimize dolarız" gibi konuşmalar geçmiş olabilir. lakin o dönemde bu senaryoyu "yaa, Mehmet yine gecikti -o zamanlar yaaoouu değil baya net şekilde 'ya' diyordu kızlar, neyse- keşke şöyle telefonlar olsa yanımızda taşıyabileceğimiz, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak, hatta o sırada müsait olmazsa blackberry messengerdan bir mesaj atsak, en güzeli de gprs den yerine bakmak dimi kanka" gibi bir diyaloga çevirmeye kalksanız, o diyalog monolog olarak kalırdı, arkadaşlarınız da bön bön suratınıza bakarlardı. 
Eski kasetlerin üzerine başka şarkılar çekebilmek için, kasetlerin üstlerini bantlarken, anahtarlık niyetine flash disk taşıyabileceğini hayal edemiyor insan. halbuki ne kadar da kolaylaştırdı hayatımızı, hay aksi neden düşünemedik o zaman bunu? yoktu çünkü.
şimdi de hayatımızı güzelleştirecek neler var kim bilir ama şahsen benim aklıma gelenler, ya zaten yapılmış oluyor ya da suratıma bön bön bakılmasına neden oluyor.



i like





kesif 2

İnsan birşeylere aklı ersin diye çabalayıp duruken, birileri de, "aklınız herşeye de yetişemesin kardeşim" dercesine almış başını gidiyor. Şurdan tutsam buraya çeksem, ona mı baksam bunu mu çözsem derken, teknoloji çığır üstüne çığır açmış, sanat kabına sığmaz olmuş, biz basit cümlelerle kendi neslimize laf anlatamazken, o minicik ufacık, eti ne budu nesice bebekler cümle kurmaya bileşik cümleden başlar olmuş.
İnternet dünyasını mı, tıp gelişmelerini mi, medyayı mı, siyaseti mi, yeni sanat akımlarını mı, psikoloji araştırmalarını mı, neyi takip edeceksiniz, herşeye nasıl hakim olacaksınız. Neyse ki yaşam içinde kişisel ihtiyaçlarımıza göre bir öğrenme skalası oluşuyor. Bir hastalık geçiriyorsunuz, ilaçlar, tıp, bitkisel tedaviler, hastaneler, doktorların özlük hakları, eczanelerin durumu falan uzmanlık alanınız oluveriyor. Müzisyenseniz, yeni albümler, müzik türleri, şarkı sözleri, telif hakları onlar bunlar sizden soruluyor. 
Herşeyden biraz biliyimciler var bir de, ben çok hayranım onlara, ciddi bir hafızaya sahip bu canlılar; okudukları, duyduları ve üzerinde düşündükleri hiçbir şeyi unutmuyorlar.
Neyse çok açılmayalım, ben de bu yıl itibariyle herşeyden biraz bileyimcilerden olmak hedefindeyim. Hedefe ulaşılamazsa da en azından bu yolda ilerlerken bir çok şey öğrenmiş olacağım. Buradaki kastım, yapılan bir işi en iyi yapmak gerekliliğine olan inancımı engellemiyor. Bu konu sadece öğrenme merakımla ilgili.
Benim bilgi hazinem genelde rutinlerim sırasında gelişiyor. Normal normal yürürken gözüme çarpan bir afişi merak ediyorum, arkadaşımın evinde otururken masanın üzerindeki dergide yazanları merak ediyorum, internette dolaşırken karşıma çıkan 'ne,nedir,nasıldır' cevabı olabilecek şeyleri, TVde bahsedilen saçma salak bir konuyu merak ediyorum. Kısa süreli hafızama -ona güveniyorum en azından- yazıyorum bu merak ettiklerimi, sonra oturuyorum araştırıyorum neymiş diye. Beni en tahrik eden de merak ettiklerimin bana anlatılması. Çılgınca arzulayacağım, karşımdaki de anlatacak. Sabaha kadar soracağım sabaha kadar dinleyeceğim. Herhangi bir konuya yeterince hakim birisinden -konuya hakimse kesin anlatımınında çok akıcı ve seksi olduğunu hayal ederek- anlatacaklarını dinlemek kadar zevkli birşey olamaz.

İnsanlar genelde ihtiyaçları olan bilginin peşinden gidiyorlar. Sonucunda biryerde kullanılması planlanan bilgi, insanoğlu tarafından emiliyor. İlgi alanlarınıza, mesleğinize, mecburiyetinize, çıkarlarınıza, kazançlarınıza, hayallerinize göre gerekli bilgi neyse onunla kavuşumlanıyorsunuz.
Hedefinizin bunlardan hiç biri olmadığını düşünün. İlgi alanı, mecburiyetleri olmasa, çağa ayak uydurma  savaşı olmasa; neleri öğrenmek isterdi insan. En çıplak haliyle..

olsaydı varolmanın dayanılmaz hafifliği..



20 Ocak 2010 Çarşamba

keşif

Gün geçtikçe bloguma daha çok bağlanıyorum. Bildiğim bilmediğim ne varsa yazasım geliyor. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir öğrenme arzusu, sürekli okuyasım araştırasım bilesim var. gidesim, göresim, gezesim zaten hep var. bu durum, 10 parmağında 10 marifet olmak gibi değil. olumsuz tarafları çok. sürekli birşey yapmak isteyip de yapamadığın ya da eksik yaptığın zaman parmakla marifeti bir türlü eşleştiremiyorsun. mesela 10 parmağında 50 marifet olsa nasıl olur, parmak başına 5 marifet düşeceğinden, zavallı parmaklar bir süre sonra hiç bir marifetini gösteremez duruma gelirler.
bunun araştırma,  okuma, gezme, tozma isteğimle ne alakası mı var? (bu soru belki de hiç sorulmadı bana ama yanıtlayacağım:) yeni şeyler öğrendikçe o konularda uzmanlaşmak istiyorum, daha çok bilmek istiyorum. ama bu noktada minicik bir sorunum var: ben de herkes gibi zaman bulamıyorum.
araştırdıklarımı, öğrendiklerimi, gezdiklerimi en azından kalıcı hafızama atmak ve ara sıra çıkarıp oracağızdan, biliyor olmanın keyfini sürmek istiyorum. bu noktada da ikinci minik sorunum var:
ne yazik ki hafızamla ilgili de sorun yaşıyorum, her şey o kadar kolay gidiyor ki aklımdan bana öyle bir şey anlatılınca falan, neyse Hande'nin de haberi var artık diyip geçmeyeceksin mesela.
kapasite mi doldu, motivasyonu mu yok, sevgilisinden mi ayrıldı bu hafıza nedir, deli edecek bu günlerde beni..
işte şimdi başlıyoruz; çünkü karşınızda kendi söküğünü dikecek bir terzi, saçına sürmek üzere ilacı olan bir kel, ya da ne bileyim, ne yapması gerektiğini bulmuş bir blogger duruyor. bu benim işim...
hafızamı güçlendirebilmek zaman yönetimimi düzenleyebilmek benim için çocuk oyuncağı olmalı. kısa süreli hafızamdaki bilgileri kalıcı hafızama atmak için kullanbileceğim en iyi yöntemin "tekrar" olduğunu biliyorum. ben de yazarken tekrar ediyorum zaten..
Sevimli Blog, padişahım sen çok yaşa, araştırdığım, öğrendiğim, gezdiğim, gördüğüm, tattığım, hissettiğim herşeyi tekrar edebilmem için varsın sen. sen benim beynimin daha iyi daha sağlıklı ve daha uzun yaşayabilmesi için gönderildin bana. şükürler olsun. işte bu yüzden;
Gün geçtikçe bloguma daha çok bağlanıyorum. benim için bir günlükten daha fazlasısın. sayende beyin hücrelerim yenileniyor. sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki...



18 Ocak 2010 Pazartesi

PlastikPoşetlerBeniAffedin

Nereden nereye... Realde alışveriş yapıyoruz, Gökçe domatesleri seçiyor ben limon alıyorum ve gayri ihtiyari manav poşetlerini de alıyorum elime ikişer üçer.. "Koyma onları poşete" diye sesleniyor Gökçe. Kalıyorum elimde limonlar domatesler, atsam atıcam cebe, sıra falan da beklemek gerekmeyecek, bitiverecek alışveriş. Ben olası alternatifleri düşünürken tartıya yaklaşıyoruz, domatesleri tarttırıp bir poşete koyuyoruz, limonları tarttırıp aynı poşete atıyoruz, yeşillikleri de aynı poşete tıkıştırıyoruz. Tek torbayla hoop bitiyor işimiz. Ne yaptık Gökçe'cim ne derdimiz var poşetlerle..
Poşetlerle bir derdimiz yok, poşetlerle bir alakamız yok, onlarla artık hiç bir bağımız yok. Çünkü onlar plastik.
Kasada aynı şekilde elimize kucağımıza doldurduğumuz ürünlerle yürüyoruz arabaya doğru, çünkü evde unutmuşuz organik geri dönüşebilir bezden yapılma alışveriş torbamızı.
Ne kadar az plastik o kadar güzel bir dünya.
Plastik poşetlerin dünyaya verdiği zararı bile bile neden hala devam edelim kullanmaya. İşte budur diyorum.. Televizyondaki uyarı reklamları, internet sitelerinin kenar sütunlarındaki tanıtımlar, dergi sayfalarındaki onlarca uyarı yazıları: Övünün. Başardınız.
Geri dönüşümü 400-1000 yılı bulan, denizlerin dibine yerleşerek, deniz canlılarına büyük zararlar veren, geri dönüşümü olmayan, olsa da dönmüş hali bile zarar veren, çevre kirliliğinin en büyük etkenlerinden biri olan bu poşetlerden vazgeçmek için daha ne bekliyoruz.

Eve döndüğümüzde Gökçe gururla alışveriş torbalarını çıkarıp gösteriyor. Aman Tanrım, bunlar harika.. Bu torbalarla alışveriş sırası hep bende olabilir. Çok da havalı. İşim gücüm yok, organik torbayla gezip bütün gün alışveriş yapıyorum havası değil bu. Yaşamı önemsiyorum, kendimi önemsiyorum, dünyayı önemsiyorum mesajını tek bir torbayla vermek. Üstelik bu sefer geri dönüşü tam olarak kendine.
Bu güzel torbaları nereden aldın sorusunun da bir cevabı var elbet: Gojeko
Mutlaka ziyaret edin. Şu plastkilerden de bir an önce kurtulun.

Canım arkadaşım, yol kenarına yapılan büyük alışveriş merkezlerini protesto edip gitmeyişini biraz abartılı bulmuştum ama bu sefer sana çok büyük bir teşekkür borçluyum. Hiç de zor değil bu dünya için birşeyler yapmak..

P.S. Bu konu üzerine düşünürken koskoca bir soru belirdi önümde, ne olacak cevabı çok merak ediyorum. Mutfakta kullandığımız çöp torbalarına nasıl bir alternatif gelecek, plastiği hayatımızdan çıkaracaksak. Sanırım bezle, kese kağıdıyla aşılacak bir sorun değil. Hmm..