13 Haziran 2012 Çarşamba

Moraliniz çok bozulursa arı kovalayın!


Hayata dair basit formüller yakalamak peşindeyim. Mutluluğu, mutsuzluğu, stresi, neşeyi büyük paradoksların sonuçları haline getirmenin bir anlamı yok. En büyük acının da, en büyük mutluluğun da nedeni çok basit olmalı.

İnsanın ciğerini parçalayan anıların bir zaman sonra mizaha dönmesinin, dönüşü olmayan kayıpların hüznünü yaşarken bile bir çiçeğe sevinebilmenin  başka da açıklaması yok zaten.  Evren tüm karmaşıklığıyla sistemini sürdürürken, bizlerin yaşamları basit denklemler üzerinde kurulu.

Uzun zaman önce kapımdan içeri bir öğrenci girmişti, şimdi hangi kapıların ardında bir iş kadını oldu bilmiyorum. Bana okulda öğrenmediğim bu basit formulü öğretti: Moraliniz çok bozulursa arı kovalayın!

Yeşillere bakan giriş kattaki ofisimde, ağlamaktan gözleri kayıp balık Nemo’ya dönmüş bu çok tatlı üniversite öğrencisi ile karşı karşıya oturduk. Hayat onu çemberine almış adeta, her şey (!) her zaman (!) olduğu gibi (!) üst üste gelmiş, bakalım dünyanın bu kız çocuğuna garezi neymiş. Sakinleştirmeye çalışıyorum ama isyanın başladığı yerdeyiz; üzerimize gaz püskürtseler oradan ayrılmaya niyeti yok! DERKEN;

Aylardan Haziran, sıcak Ankara’yı teslim almış, en güzeli bahçeden gelen hanımeli kokusu, en kötüsü arılar. Ortaokulda uğradığım bir istiladan beri ciddi manada korkarım arılardan. Arının olduğu bir ortamda barınabiliritem yok!

2 tane sarı-siyah kostümlü etine dolgun arı penceren içeri sızdı. Üzerlerinde komik çizgili bu tulumlarla bile sevimli bir yanı yok. Gözümü kaçırmam mümkün değil, bu arıların odaya girer girmez en insansız tarafa çekildiklerini görmüşlüğüm yok, üzerimize doğru geliyorlar.

Biz isyandayız, kız çocuğu ağlıyor, mutsuz, hayat üstüne devrilmiş. Benim gözüm arıda. Yapamayacağım, fırladım ayağa. Üzgünüm dedim bu koşullar o koşullar değil, şayet telepati böyle bir şey değil. Arıların biri masamın altına girdi, çöp kovası orada,  hangi tür yediğim şekerin kokusunu aldıysa, diğeri masanın üstünde devriye geziyor. Sanırım arının sarısı yüzüme yansıdı bayılacağımı düşünmüş olmalı küçük kız. “Hocam verin verin bir dergi verin” dedi. “Hiç korkmam arılardan, şimdi hallederim”. Gözyaşları slow motion yukarı çıkmaya başladı, elektriklenmiş saçları dalga dalga dalgalandı, adeta karşımda bir Zeyna. Başladı arıları kovalamaya, odanın içini dar ediyor onlara. Ben de başladım gülmeye, kimin kime terapi yaptığı belli değil. Pencereden dışarı nasıl topukladı o arılar, bir tanesi ayakkabısını bile düşürdü panikten. Son sahnede pencereyi de kapadı bizim kız, “Kurtulduk hocam” dedi.

Kurtulduk!

Gözyaşları dindi çünkü. İsyan bitti. Dünyanın garezi marezi yokmuş meğerse.

Güçlü yanı, güçsüz yanını altetti çünkü.

“Çok iyiyim, nasıl rahatladım” dedi. “Bundan sonra moralin bozulursa arı kovala” dedim.

Mutlaka iyi olduğunuz güçlü olduğunuz bir yanınız var. Sizi mutsuzluktan o çıkaracak. Mutlu olmak için gereken hep çok basit bir şey! Moraliniz çok bozulursa arı kovalayın!

23 Mart 2012 Cuma

Bahar sendromu


Güneş enerjisine karışan akut mutsuzlukla başetmeye çalışma..


Çoğalan hayaller ve yaşanan hayalkırıklıkları ile dengeli bir yaşam çabası..

Mart'ın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıracağı gerçeğinin verdiği gizli korku..

Bedenin hormonları ile domatesin GDO'ları arasındaki amansız mücadele

Özlem duyulan çağlaya umut ile sarılmak ve ağızda bıraktığı ekşi tada isyan

Uyku ya da uykusuzluk.. işte bütün mesele bu..

Yeni sezon kıyafetler ve hala kaldırılamayan kışlıklar arasındaki şike gerginliği

Mahsun Kırmızıgül'den sonra 'Güneşi Gördüm' diyebilen ilk insan egosu

Instagram albümlerine güneş efektli fotoğraflar ekleme keyfini hiç eden havadurumu uyarıları

EuroSport gündüz maçları: Açık hava etkinlikleri vs Polen

ama en çok mutsuzluk
ama en çok mutluluk
ama en çok umut
eme en çok umutsuzluk
ah şu papatya falları..

herkese hayırlı sendromlar..


19 Mart 2012 Pazartesi

En başarılı olmak için...



Amerika’da yaklaşık 20 yıl süren bir araştırma sonucunda; Dünya’nın en başarılı sayılan kişilerinin özellikleri belirlenmiş. Henry Ford, Thomas Edison, John Rockefeller, Theodore Roosevelt, Alexander Graham Bell, Andrew Carnegie, Obrah Winfrey araştırılan isimlerden bazıları. Bu kişiler farklı dönemlerde yaşamış, farklı eğitim ve sosyal yapılardan gelmiş olmalarına rağmen hepsinin de ortak sayılan özellikleri ortaya çıkarılmış. E o zaman dedim, bu özelliklere bir göz atalım..


1 Şubat 2012 Çarşamba

yine havadan sudan

Nezamandır yazmıyorum, yazamıyorum derken..
Bilinçdüzeyim bilinçaltımı bastırdı, yaratıcılığımı kaybettimderken..

Kelimeler,harfler, kısa nefes virgüller, uzun nefes noktalar isyan ediyorzihnimde..

Karalamaca
Aklımdakalan minik anektodlar var, magazinsel sinirsel. Hayat, içindekalmaya devam ettikçe daha çok güldürüyor beni. Kendi kendimegülünce de kendi kendime deli muamelesi yapıyorum, yazmaya kararvermem bu sebepten..

Pakize Suda sen çok yaşa
Denk geldim, Türkiye Konuşuyor programında Pakize Suda, 2012’de Eurovision şarkı yarışmasına kimin katılacağını sordu halka. Ben yazmakla yazamamakla cebelleşirken baktım halkın mizahı kabarmış. Soruya yanıt verenleri kendi içlerinde 3’e ayırdım. Birinci grup sorunun yanıtıyla ve hatta eurovision’la ilgili hiçbir fikri olmayanlar. Saygıyla karşılıyor, arka kapıdan kovalıyorum kendilerini. İkinci grup, yemek yaparken arka planda tv açık olanlar. Bir eurovision hadisesinden haberdar olmakla ve hatta genç bir çocuğun katılacağını bilebilmekle birlikte isim konusunda yetersiz kalıyorlar. “Cem Bonemo”, “Can Bon”, “Obama diyesim geldi” şeklindeki yanıtlar Türk insanının dikkat eksikliği ve hafıza sorununa parmak basıyor. Üçüncü grup yemek yaptıktan sonra da tv izlemeye devam etmiş ya da gazete okuyan, sosyal medyayı kullanan bir grup olabilir ki yanıt konusunda çok net: Can Bonomo. İzlediğim onlarca insanın cevap verirken ortak bir yaklaşımda olduğu da izlemden kaçmadı. Bir çok kişi, adını bilmemekle birlikte Can Bonomo’nun “yabancı” biri olduğu biliyor! Onca özellik, merak edilmesi gerken şey varken.. Son ekleme olarak ufak bir grup da vardı ki, bizi temsil edecek şarkıcı çoktan belirlenmiş olmasına rağmen inatla gönüllerinde yatan şarkıcının adını söylüyorlar.
Genç bir bayan: “Hadise bu işi iyi yapıyordu” dedi mesela. "Valla abla yeni emekliye ayrıldı yoksa bacımızdır" demek istedim. Abinin biri de en sevdiği sanatçıyı destekledi bu konuda: Refat Al Roman!


Kafana da takma meczup yoluna bakarlar

Hiç oralı olma meczup seni de yakarlar..



Opakçorap hadisesi
Memleketiminbütün kızları opak çorap giymeye başladı Hakan Akkayasağolsun. İsmi “Bugün ne giysem” olan yarışma içeriktenkaçıp “Her gün bunu giysem” tadında bir şova dönüştü.“Aynı tarz siyah elbiselerin altına, aynı opak çorap ve aynıtarz topuklu ayakkabılar giyen yarışmacı” diye bir cins türedi,kaçılın. Opak çorap iyidir, güzeldir, severiz ama bu yarışmayaher kim katılmıyorsa çok şıktır kanımca! Şu podyumlardaki gibi orjinal bir şeyler de  hiç olmadı ayrıca.


Toprağınbol olsun Keriman Halis

1932yılında Türkiye'yi temsil ederek Dünya güzeli seçilen KerimanHalis 2012 yılında yaşama gözlerini yumdu, bir Dünya güzeliolaraktan. Durumla ilgili çok haber yapıldı, çok yazı yazıldı.Birçoklarımız da yeni tanıdık Keriman Halis'i, bazı tanışmalarölümden sonraya denk geliyor.

Benimiçin bu tanışmanın şöyle manedar bir yanı oldu şayet Kerimananneannemin adıdır. Meğerse Keriman Halis'in Dünya güzeliolmasından sebebiyetle rahmetli büyük büyük annem kızına buismi vermiş.. Anneannem de gerçekten masal kahramanı gibi güzel,gerçek bir Cumhuriyet kadını ve çok iyi bir avukat olmuş vekehanet yerini bulmuş..
(fotoğraf anneannemle dedeme aittir)

MetisAjanda – Olmayan kelimeler

Bu'yeni yıl'ın motivasyonu da Metis Ajanda'dan geldi. Eğer hala birajanda almadıysanız 'Olmayan kelimeler' harika bir terciholacaktır. Içinde; çok az kullanılan ve belki kullanılmayan,kullanılsa nasıl olur diye düşündüren kelimelerle ilgilibilgiler, kimi kimi eğlenceli kimi kimi ciddi yazılar var.

Dakşam,dün akşam; yakşam, yarın akşam; döğlen, dün öğlen; dabah,dün sabah.... şeklindeki uydurmasyonlar, uyuyan yaratıcı beyinhücrelerimin başında borozan çalıyor.

Ama(amma) ve lakin; ajandayla aramdaki duygusal bağ bazı günlereatfettiği 'önemli günler ve haftalar' biçimindeki tanımlarla oluştu. Bu son karışık cümlemden anlaşılmadığı üzereaçıklamam gerekir ki; mesela 11 Ocak Çarşamba günü 'Subirikintisine basma günü' idi. Şimdi işin asıl büyülü tarafışu ki; tam da o gün arkdaşımın evini su bastı ve evegirmemle birlikte söz konusu su birikintisine bastım! 22 Ocak Pazargünü 'Hayatı havalandırma günü'. 30 Mart Cuma 'Masalkahramanlarını anma günü'..

Yanianlayacağınız Metis Ajanda, en değerli günlerimizi resmikanallarla kutlamamızın (resmi olmayan kutlamalar çığ gibibüyüyecektir) engellendiği bu zamanda inadına günler çıkararakçok iyi yapmıştır kanımca! Karışsın kafaları kafaları, bizebir şey olmaz..
ŞuDünya'da her gün ayrı anlamlı..

Asıl bunlargüzel hareketler

Özellikleİstanbul'da yayılmaya başlamış bir sosyo-uygulama.Arkadaşlarınızla yemeğe gidiyorsunuz, yemek boyunca kim telefonueline alir, facebook, twitter gibi bir sosyal paylaşımda bulunmayayeltenirse hesabı o ödüyor. E çok hoş bence. Adam gibi muhabbetediyorsun 2 saat boyunca arkadaşlarınla düşünsene.
Buuygulamayı kullanmak isteyenler 0.99$ ödeyerek app store'danindirebilir, değil tabi ki.. Vintage bir uygulama, eski zamanlardangeliyor.. 'a'sosyal medya kimilerinin ilkel benliğini ötelemedenönceki zamanlar..




ŞİMDİLİK BUNLAR GELDİ AKLIMA, BENCE SONRA TEKRAR KONUŞALIM..

29 Kasım 2011 Salı

Alişan'a iş bulalım

Bu aralar sürekli bir Alişan. O kanal senin bu kanal da senin Alişan. Eniştem kaynımın kızıyla, kaynım dayımın kızıyla içerikli TV programlarında görmeye alışık olduğumuz bir duygulanım bozukluğuyla her gün bir programda  Alişan. 

Neden bu Alişan sürekli yayında diye sordum, babamın kumandasının manyetiğindeki televizyonda gene Alişan'ı görünce.. 'İşsiz kalmış' dedi babam... Çağla yüzünden işsiz kalmış hem de..

Medyatik olaylarla ilgili yazmıyordum ama Alişan'ın haline perperişan oldum. Efendi çocuktur vesselam. 

Şaka bir yana insanlardaki bu duygulanım bozukluğudur asıl dikkatimi çeken. Üzgün mü mutlu mu, sinirli mi anlaşılmaz bir hal, hüzünlenip gülen, mutlu olup ağlayan bir eda..

Alişan'ın bir derdi var, bazen sinirli, aniden umursamaz, birden acıklı birden çok aşık ama sürekli bilirkişi..  Sevgilisinin aslında bir estetik harikası olduğu haberlerinden sonra bile hala gururlu.. helal olsun..

Alişan'a iş bulun. Acun sana sesleniyorum. En kısa zamanda bir jüri üyeliği olsun bir backstage sunuculuğu olsun, elinden tut kardeşinin. En kötü söylersin Karamehmet'e, sarı bir Cellocan şapkası, yanık yanık söylesin Alican. 

Sana da aşkolsun Çağla!

23 Kasım 2011 Çarşamba

Kabuslar I


Oyunun başlamasına 15 dakika kadar var, salon girişindeki duvarlara asılmış fotoğrafları inceliyorum. Siyah beyaz fotoğraflar var eski oyunlara ait. 80 yıllık bir tiyatro salonundayım. On dakika kadar daha boyu uzuyor zamanın, iyice kalabalık oluyor etraf; insanlar içeriye girmeye başlıyorlar.  Hava soğuk kış vaktindeyiz, paltolar kabanlar çıkıyor, o vakit ben de çıkarıyorum kabanımı, koltuğumun altına sıkıştırıyorum, giriyorum salona. Oturuyorum orta halli yerime. Yaklaşık on dakika boyunca, dakikada iki kez toplamda yirmi kez cep telefonumu kontrol ediyorum. Evet kapalı, bakalım kapalı mı, kapalı işte, acaba biraz önce kapadım sanarken aslında kapalı olan telefonu açmış olabilir miyim, bir kontrol edelim, evet kapalı. Bir telefonu kapamışsan o telefon bir buçuk dakika sonra da hala kapalı olur. Benim telefonum da o telefonlardan mı? Bir bakalım evet o telefonlardan. Tamam telefonu kapadım ama belki bir alarm kurmuş olabilirim, bu telefon kapalıyken de alarmı çalan telefonlardan mı? En iyisi telefonun şarjını da çıkarmak. Aslında en iyisi bu telefonu öldürüp kimse görmeden arabanın bagajına yerleştirmeli ve ıssız bir göle atmalı. Belki de boğduktan sonra küçük  parçalara ayırdığım hain telefonu büyük bir çukur kazıp içine gömmeliyim. Cinayet planlamak dehşet verici bir şey olabilir ama şu an bu telefonu öldürmek düşüncesi beni o kadar rahatlatıyor ki; sesini bir daha duymamak için en cani şekilde yoketmek istiyorum onu.
Oyun başladı. Cinayet gerçekleşmedi. Oyunun güzelliği cinayetin gerçekleşmemiş olma huzursuzluğunu bastırdı.

Ta ki yirmidördüncü dakikaya kadar. Tam olarak yirmidördüncü dakikada öldürdüğüm hayır öldürmediğim, öldürmeye cesaret edemediğim telefon çalmaya başladı. Ben bu telefonun ağzına yastık tıkamamış mıydım, sonra kilometrelerce yol gittiğim ıssız bir dağın tepesinde kazdığım derin bir çukura gömmemiş miydim? Bunların hiçbirini yapmamış olsam bile şarjını çıkardığım telefonu iki parça halinde çantama attığıma o kadar eminim ki. Kaç defa kontrol ettim.
Komplo. Bir komploya kurban gittim. Telefon gittikçe yükselerek çalmaya başladı. Üstelik Türk klasiklerinden uyarlanan bir oyunu izlemek için geldiğim tiyatro salonunun, günler öncesinden aldığım en orta en güzel yerinde bangır bangır çalan telefon melodisi apaçi müziği. Gittikçe yükseldi yükseldi, aniden önümdeki arkamdaki insanlar ellerini iki yana kaldırarak apaçi dansı yapmaya başladılar. Sahnedeki tiyatrocular ceplerinden çıkardıkları telefonlarla dans eden topluluğu kameraya çekiyorlardı. Birisi ne ara anlamadığım bir zamanda paltomun cebine bir apaçiye ait telefon yerleştirmiş olmalıydı. Telefonu aradım aradım bulamadım, paltonun cebine elimi sokuyorum, paltonun cebi delik. Elimi uzattıkça kilometrelerce ıssız yolunu takip ettiğim dağın esintisi vuruyor elime. Toprak. Toprak değiyor elime paltomun cebinde. Telefonu gömmek için açtığım çukurdan çıkardığım topraklar bunlar. Telefonu bulamıyorum. Telefon herkesin elinde. Oyun sona eriyor,  perde hala açık, herkes çılgınca dansediyor, ben katilim, telefonu ben öldürdüm hakim bey diye bağırıyorum, telefonun ruhu beni rahat bırakmıyor. Oyun bitiyor, apaçiler dansediyor tiyatro salonunda..

Korkuyorum, korkudan bilinçaltıma ediyorum..

PS. Tiyatro salonunda cep telefonumun çalması korkuma dair..

11 Mayıs 2011 Çarşamba

3 dakikalık Kısa Film -Hayatım


Sahne 1: İlk sahnedeki ilk görüntü önemli, müzik önemli. Sahnenin devamında gelecek aksiyonu betimlemeli.
Yürüyorum, üstümde bir daha aynı hataya düşmeyeceğim bir uyum var. Çorabım, hırkam falan aynı renkte, kafama taktığım tek şey toka, o da aynı renkte.
-    Kostümcüyü çağırıyorum, kavga kıyamet.. hadi şimdi lise yıllarım, bir daha böyle kostüm istemem, uyumsuzluklarla dolu dünyamı uyumlaştırmaya niyetim yok.

Lisenin kapısından giriyorum. Sonraki sahne, çıkıyorum. Flashback gösteriliyor geçen 4 yıl. Sıradaymışım, şarkı söylüyormuşum, izciymişim, kamptaymışım, etek kıvırmıyormuşum, gizlice sigara içmiyormuşum, herkesi çok seviyormuşum, hep gülüyormuşum, güzel şarap içiyormuşum, çok hareketliymişim..
Sonraki sahne, üniversitenin kapısındayım. Belli ki psikoloji okuyorum, kapıda öyle yazıyor. 
-      Hop! Durduruyorum yönetmeni. Psikoloji okuyor olmamı çok manedar buluyorum, geçen 4 yıl sağlam geçmiş üstümden demek. Seyirci merak edecek, bir ‘psiko’patlık var ki bu işin içinde ‘loji’stik destek alıyorum.

Pat, önceki sahneye geri dönüyoruz, flashback’leri biraz daha back’iyoruz. Üzgünmüşüm, ağlıyormuşum, okul duvarına adımı yazmışlar, babam okula gelmiş, aşık değilmişim, telefon çalıyor, sürekli telefon çalıyor, korkuyormuşum..

Bir sonraki sahnede seyirci rahatlamış, ben rahatlamışım, belli ki bir karın ağrısı girmiş lisede, a-şık-kında takılıp kalınmış bir durum yok.  Bi halt anlamışlığımız da yok. Üniversiteye başlıyorum.

Sonraki sahne, bir parkta oturmuş yeşile bakıyorum, bir karar almak gerekiyor belli ki.. Karar alıyorum, çalışmaya başlıyorum. Flashback yapıyor yönetmen, filmin kısa olmasından sebeple.
İşteymişim, servisteymişim, kantindeymişim, işteymişim, bakanlara bakmama halindeymişim, derste isim-şehir-elma yiyorum, sınavın kapısından dönüyorum, kapıyla imtihanım büyük, istediğimi istediğim zaman kapı dışı edemiyorum.

Sonraki sahne; müzik dinliyorum, saçlarım kısacık olmuş, çılgınca dansediyorum, hafif yalpalayarak eve dönüyorum, evdekileri çok seviyorum, ev partileri veriyorum, sosyoloji hocasına halt ettirecek kadar sosyal hissediyorum. İşe gidiyorum, adeta işle canlanıyorum, çalışmayı seviyorum. Köpek alıyorum, köpeğimi seviyorum.
-     Hop! Durduruyorum yönetmeni, senaristleri çağırıyorum. Kuzum allah aşkına ne renk dizi çekiyoruz burda, her şey çok pembe, seyirci kanacak, sonra tozu gözüne kaçacak.

8 Mayıs 2011 Pazar

ANNEM

4,5 kilo doğacak bir çocuğu taşıyan 45 kilo bir kadının serüveni anneminki. Hani baştan belli ne kadar büyük bir yük olduğu..  
Hamileyken günde 1 kilo havuç yiyor, gücümü sağlığımı öyle düşünüyor..
Doğum.. Bir çirkin çocuk, kurbağa gözlü falan, her tarafı boğum boğum. "Dayın teyzenin kulağına eğilmiş, ne çirkin bebek demiş" diye anlatıyor sonradan. 
Neyse ki bir iki güne açılıp saçılıyorum da, güzel bir bebek oluyorum.. "Sokakta durdurup sürekli sevmek isterlerdi seni, alamazdım insanların elinden" diyor. 

Doymak bilmeyen bir bebek, tek ağlamam açlıktan.. "1 aylıktın, sütüm yetmiyordu artık, doktora gittim, 1 çay kaşığı yumurta sarısı verebilirsin dedi, o gün 1 yumurta bitirdin." diyor. Ve ekliyor: "Akrep Nalan çok modaydı o zamanlar, onun gibi olacaksın diye o kadar korkuyordum ki.."

Korku demek annelik zaten, başka bir yaşamın kaygısını kendinden çok yaşamak demek.. Sen çılgınca koşmaya başladığın zaman arkandan yüreği ağzına gelen kadın demek. 6 aylıkken ayağım kırıldığında, doktorlar çocuk felci diye belimden su çekmeye kalkınca, içgüdüleriyle beni hastaneden kaçırıp başka doktora götüren kadın annem. Yaşamımda benden 1 adım önce her şeyi gören kadın annem. 

6 Mayıs 2011 Cuma

PsikoMizah Ders1

Konu: Bad mod değiştirme

İnsanoğlu aynı anda stres, acı, kaygı vs. gibi duyguları yaşarken; bir yandan da relax, gevşek, hahaha çok komik, geberdim gülmekten gibi keyifli duygular içinde olamıyor. 
-Bunu bir tek anneler başarır: "vallahi sinirden gülüyorum" replikleri ile psikoloji bilimini hiçe çevirirler ve lakin bu noktada ilahiyat biliminden yararlanırız; şayet anneler insan değil melektir!

Her neyse, dolayısıyla uzmanlar der ki; eğer bir şeye canın sıkılmışsa, fazla kaygılı, stresli, öfkeli bir duygu durumuna sahipsen; kendini neşelendirecek aktiviteler içine girerek ve/veya rahat olduğun zamanlardaki fiziksel koşulları sağlayarak, bedenin olumsuz duygulardan çıkmasını başarabilirsiniz. 

Fazla stresli durumlardayken insan bedeninde fiziksel bir takım değişiklikler olur. Kalp atışı, nefes düzeni değişimleri, mide krampları gibi. Nefes alma egzersizleri, kas egzersizleri gibi basit çalışmalarla bu fiziksel değişimleri normale çevirmek; o anda yaşanan kötü duyguyu da tersine çevirir. 

Bir zamanlar Memoli vardı, konuyu burada neden açtım bilmiyorum, (şayet Memoli'yi hatırlamak biyolojik yaşımı ortaya koyar.) 

Memoli (M.A.Alabora), Zeyno'ya (M.Cumbul) sinirlendiği zaman, derin nefes alarak içinden 10'a kadar sayardı mesela. Zeyno da "ne o keçilerini mi sayıyon gene" derdi. İşte yıllar yıllar sonra okulda bunun bilimsel açıklaması öğrendim:) İnsan sinirlendiği zaman solunum sistemi sinir sisteminden etkilenir ve vücuttaki oksijen dolaşımı, kan dolaşımı her şey birbirine girer, içerisi adeta festival yeri gibi olur. Ortalığı yatıştırmak için derin nefes almaya başlarsın, böylece solunum sistemi normal haline dönmeye başlar. Nefes alırken sayı saymak da nefes aralıklarını eşitlediği için önemlidir. Doğru nefes alıp vermek kan dolaşımıyla birlikte tüm diğer sistemleri de olumlu etkilemeye başlar. Karmaşa halindeki vücut sistemleri normal düzenine kavuşunca? Beyin de kendini sakinleşmiş sanır. Bu sefer solunum sistemi sinir sistemini etkimiştir ve siz de sakinleşirsiniz. Çünkü bütün sistemler kardeştir. Ondandır bir şeye canınız sıkılınca boşaltım sisteminizdeki anormallikler:) 

Dersimize devam edelim. Örneğin kahve kola gibi kafeinli içecekler de kalp atış hızını arttırarak insanlarda reel olmayan bir kaygı duygusu yaşanmasına yol açar. Oysa ki bir çoğunuz rahatlamak için içiyorsunuz bu içecekleri. 

Yaşanan olumsuz duygularla başetmedeki bir başka silahımız da mizahtır
Bu konularda ben de nacizane çalışmalar yapmış biri olarak; özellikle öfke yönetiminde mizahın nasıl kontrol sahibi olduğunu bilirim. Öfke, çok tehlikeli giden bir araba olsun, onu kontrol etmek için şoför koltuğuna mizahı oturtmak gibi.

Gülme sırasında vücutta oluşan fiziksel değişimler ve salgılanan hormonlar, eş zamanlı olarak kaygı, stres, mutsuzluk gibi duyguların yaşanmasına izin vermez. Dolayısıyla mizahla yaşamak sürekli aşkla yaşamak gibidir. Candır, kandır. Mizah kendi yarattığınız, size ait bir pencere olmalıdır, yaşama açılan. Sinir krizleri sırasında, hoop o pencereden bakmalısınız. Mesela, sizi sinirlendiren kişiye o kadar öfkelisiniz ki, elinizdeki şişeyi alıp adamın cebine sokmak istiyorsunuz. Bu durumda gerçekten onun cebine şişe soktuğunuzu gözünüzün önüne getirerek durumu karikatürleştirebilirsiniz ve bu sizi eğlendirebilir. Kısa süreli de olsa sakinleşebilirsiniz. (karikatürleştiremediklerimizden misiniz gibi oldu) 

Bu dersin amacı neydi.. :) Şahsen benim canım biraz sıkkındı. Hop aldım elime sazımı yine aşınca çayın suyu boyunu.. Kendimi eğlendirmek istedim. Başardım, yazdım eğlendim. Güldüm. Solunum sistemime de sindirim sistemime de psikolojime de iyi geldi. Hepsine saygılar sunarım.

Bir sonraki derste görüşmek üzere..

20 Nisan 2011 Çarşamba

laf lafı açtı..


Türk blogger'ları olarak, kişisel sayfalarımıza yapılan "haneye tecavüz" acılarımızı yavaş yavaş dindirmeye çalışıyoruz. Kısa bir süre öncesine kadar hala sayfalara girişlerde sorun yaşamaya devam ediyordum. Bu bir haneye tecavüzdür, mahremiyeti darmadağın etmektir. Kalbimden akan kalemimden damlayan hangi düşünce kim tarafından karartılabilir. Yazdığı limonlu kek tarifini paylaşması engellenen blogger, bir gün intikamını imam bayıldı ile alacaktır!

Çilek ve Karamel'den uzak kaldığım süre boyunca, bir şeyler karalamaya devam ettim. Neyse ki diğer sosyal paylaşım siteleri şimdilik örümcek beyinli uygulamaların ağına takılmadı. Tü tü tü.. Maşallah.. Facebook poponu kaşı, twitter dişine vur..

Bugün şeytanın bacağını kırmak, bir çilek alıp karamele batırmak istedim. Aklımda bir konu da yok, ama yazmak beni fazlasıyla rahatlatıyor. Ofiste işler çok yoğun, ofis dışında yaptığım işlerle ilgili sıkı bir çalışma dönemine girdim. Bahar geldi, ne hikmetse doğum günü, kutlama, düğün dernek, açılış gırla.. Ajandasız ve post-it'siz yaşayamıyorum. Güneş yüzünü gösterdi mi enerjime diyecek yok, diğer günler alter niyetine iki vitamin işimi görüyor. 

Bu senenin başında -sene başından kastım yaz tatilinin bitmesiyle başlayan dönem- sürekli evde olmaktan, haftanın her günü dizi izlemekten falan bahsediyordum. Sevgilim de yok, evden dışarı adımımı atmam diye düşündüğüm zaman, annemin göbek bağımla ilgili söyledikleri aklıma gelmiyor belli ki. Aslen ODTU'de gömülü olan göbek bağımla ilgili annemin ciddi şüpheleri var. Ankara'nın her bir yanına saçılmış olabilir. 

Bugün TV konusunda kesilecek bir kaç ahkamım var.

Şunu fark ettim ki, ben hiç dizi izlemiyorum. Takip ettiğim bir tane bile dizi yok. Akşamları ajansa bakıyorum:). Bu yıl Star Haber inanılmaz bir çıkış yaptı. Özellikle haber ortasındaki sokak röportajları ile hafızalara kazınan dialoglara şahit olduk. Wikileaks'in bir çeşit kestane olduğunu, Kıbrıs'ın Karadeniz'de olduğunu bu sayede öğrendik mesela. Televizyonda denk gelirsem izleyebildiğim bir kaç program;  Balçiçek İlter ile Karşıt Görüş (Pamir soyadına da çok alışmışım), Gülin Yıldırımkaya ile HT gündem, Emre Kongar ve Mehmet Barlas, Yekta Kopan ile Gece Gündüz, Mirgün Cabas ve Hakkı Devrim ile Günlerin Getirdiği. Bunlarda TV izlemeye ayırabildiğim vakit için oldukça fazla bile. Geyik yapmıyorum ama zaman zaman da discovery channel'a takılıyorum ya da Nickelodeon izlerken uyuyakalıyorum:) Öyle bir geçer Osman olmadan, Ezel'e ayılıp bayılmadan, beyin faaliyetlerimi Nihat Doğan ile meşgul etmeden de bir yaşam sürdürülebileceğinin kanıtı gururlu bir Türk kızıyım. 

Televizyonla aramızdaki bu düzeyli ilişkiden çok memnunum. İnsanların kendilerine bunu neden yaptıklarını da bilmiyorum. Mizah ile ilgili yaptığım araştırmalarda okuduğuma göre; insanların başkalarının hayatlarında cereyan etmiş anlara gülerek bağımlılık geliştirmeleri oldukça tehlikeli. Bu durum gerçek mizah yeteneğini köreltici sonuçlar doğuruyor. Neden sonuç ilişkisi çıkarma, anlam yükleme, farkındalık yaratma gibi yetilerimiz yok olmaya yüz tutuyor. Bence de Artiz ne arar la pazarda ama bu hayatımızdaki tek mizah olmasın sonuçta. 

İtiraf etmeliyim ki bir kaç kere evlendirme programı izledim, gerçek zamanda canlı yayında insan tasvirlerine şahit olmak bambaşka bir durum. Komedi ve dramın içiçe geçtiği bir sinema filmi adeta. Ama bu durumu da abartmaya gerek yok. Bu tip programları sürekli izlemek; 2x2'nin 4 olduğunu bilmeye rağmen sürekli bu işlemi ezberlemeye devam etmek gibi. Oysa hayat içinde bir çok başka işlem ve denklem barındırıyor. 

Uzun lafın son çeyreği, mutsuz hayatlarımızı mutlu etmek için mutsuz insanların umutlarından ve umutsuzluklarından beslenmek hiç bana göre değil. İnsanoğlu özgürlük için ölecekmiş gibi davranıp kendini bu kadar bağımlı hale nasıl getiriyor anlamıyorum. 

Sen evde ne yapıyorsun derseniz, ben de herkesin güldüğü şeylere gülmeye devam ediyor ve burada da ahkam kesiyorum işte. Kitap ve dergi okuyorum. Bol bol mizah yazıları okuyorum. Psikeart dergisini ilk sayısından beri takip ediyorum ve şiddetle tavsiye ediyorum. Tanrılar Okulu diye müthiş bir kitaba başladım. Bittiğinde ya Nepal'e yerleşirim ya büyük adam olurum gibi geliyor. Sapık gibi önüme gelen her değişik fotoğrafa, tabloya, heykele bakmaya devam ediyorum. Deli gibi müzik dinliyorum. Soundcloud'daki birtakım DJ'leri takip ediyorum. Facebook'da arkadaşlarımın fotoğraflarını like ediyorum. Herkes gibi ben de komik şeylere hahahaha çok komiklere puhahahah yazıyorum. 

Yazıyorum yazıyorum.. Bunu yapmaya bayılıyorum..
Ohh.. rahatladım :))