1 Nisan 2010 Perşembe

matisse "open w"


açık iletişimi
açık ayakkabıyı
açık soruları
açık konuşmaları
açık adresleri
açan çiçeği
açık dükkanları
ofiste açık kapıları
ve açık pencereleri
açık yolları
açık denizleri
açık yatakları
açık büfe kahvaltıları
açık saçık fıkraları
açık  kıyafetleri
açık yürekleri

açık olan her şeyi seviyorum..

23 Şubat 2010 Salı

Pertev Mert

Bundan 15 yıl önce birini tanıdım. Türk Dil Kurumu büyük sözlüğe göre tanımak; bir kimse veya şeyle ilgili, doğru ve tam bilgisi bulunmak anlamına geliyor. Tam da öyle oldu. Daha önce, yine Türk Dil Kurumuna göre tanışmış (tanışmak: daha önce birbirini tanımayan kimseler birbirini tanır duruma gelme) ancak tanımamış olduğum biri. 

-Örgü şişlerini elektirik prizine sokup saçlarımın jolesiz dikleşmesine neden olduğum gün gülecek kadar hain, hiç bilmediğim İzmir'de henüz 6 yaşında beni unutup eve gidecek kadar umursamaz.-

O zamana kadar, o zamandan sonrasını hayal edemediğim insan... Mert.

17 Şubat 2010 Çarşamba

referans

REFERANSSIZ BİR YAŞAM DÜŞÜNEMİYORUM

Acaba sizi sevemez miyim? Tek suçumuz sokakta karşılaşmak mı?

"Sana güvenmem için iki adet nüfus cüzdanı fotokopisi, ikametgah belgesi, en az beşi ortak olmak üzere toplam sekiz arkadaştan alınmış referans belgesi, banka hesap cüzdanı sureti ve en son yaşadığın ilişkinin bitiş sebebi ile ilgili iki tanıktan alınmış ifadeye ihtiyacım var."

Buyurun buradan yakın. Komik mi geldi? Tamamen gerçek. Abartılı? Asla. O kadar yaşamın içinden, o kadar olağan. İlişkilerimizde referans olmadan ne kadar rahat olabiliyoruz? 
Bir ürün almak mevzu olduğu zaman ilk alışverişten sonra kendi referansımız yeterli oluyor. Bir ayakkabı mağazasından aldığımız ayakkabıdan memnun kalınca, artık kendi referansımızla aynı ayakkabıcıdan gidip alışveriş yapabiliyoruz. Beğendiğimiz bir peyniri her seferinde sormaya gerek kalmadan tekrar tekrar gidip alabiliyoruz. Deneyimlerimiz bize alışkanlık olarak geri dönebiliyor.
Konu İNSAN olunca her seferinde başka referanslara ihtiyaç duyuyoruz. İnsan kendi kendinin referansı olamıyor. Karşılaşabileceğimiz sorunları en aza indirebilmek, tehlikelerden korumak için kendimizi öyle bir çembere alıyoruz ki, çemberin dışında kalan koca bir hayattan habersiz kalıyoruz. Her insan birbirinden farklıysa, tehlikeli de olabilir korumacılığı bizi hapsediyor.
Hakkında hiç bir bilgi toplayamadığımız onlarca insan kayıp gidiyor belki de hayatımızdan. İnsan tanımak, tanımaya çalışmak dünyanın en büyük külfetiymiş gibi düşünmek ne zaman öğretildi bize? Geçmiş yaşantıların üstümüzde bıraktığı izleri düşünmek, arkamızda kalan yollardaki taşların her an önümüze gelip ayağımıza takılacağını düşünerek yürümek, dünyanın en rahat yolunda bile sendeleyerek ilerlememize neden olmuyor mu? Her an düşecekmiş gibi durmaktan, en ufak dokunuşta yıkılmıyor muyuz?

7 Şubat 2010 Pazar

Tunalı

7 Şubat 2010 Pazar.. Tunalı..
hava sıcaklığı 4 derece.. bugün o kadar güzelsin ki Ankara.. sade güzelliğini seviyorum bu şehrin.. makyajsız, yalın.. sabah uyandığında da güzel bir kız gibisin sen.. gözlerin buğulu biraz, geceden yorgun ama neşeli..
sanki az sonra ilkbahar gelecek şehre, tüm aşıklar uyanacak..
yapayalnız olmak da güzel bu şehirde..

bu Pazar günü hiç bitmesin..
hiç...

1 Şubat 2010 Pazartesi

BloombergHT


televizyon izlemek, program, dizi, haber takip etmek konusunda hiçbir zaman istikrarlı olamadım. haberleri internetten takip ediyorum. evde bulunup TV izlemeye müsait olduğum zaman dilimlerinde izleyecek bir şeyler bulmak, Genel İzleyici Kitlesi (GİK) olmayan ben için sokakta hususi tuvalet bulmak kadar imkansız oluyor.  (GİK: GDOlu İnsan Kitlesi)
şahsen hızlı konuşurum, meraklıyımdır, sürekli bir şey öğrenmek isterim ama o öğrendiğim şeyler farklı farklı olsun isterim. yaşam alanımda, çevremde, soluduğum havada ve sözümüz konusu olan TV programlarında hareket isterim, gerçeklik olsun, mizah olsun, her şeyden önemlisi lütfen zeka  belirtisi olsun isterim. zekanın kendinden, gelişmişinden, çoklusundan falan geçtim, az miktarda belirtisini görmeyi kendime hak görüyorum.  o da yetecek bana, kulaklarından fışkırmasa da, yakasında iyi durmuş diye sevineceğim. zekilikten kastım da kurnazlık, işini bilirlik falan değil. insanın başka insanları aptal yerine koymaya çalışmasını ya da "az yeter bunlara" mantığıyla işin kolayına kaçmasını gelişmiş zeka olarak değerlendiremeyeceğim. 
beni tatmin edecek TV programları yok değil var, ama ayrı ayrı kanallarda. bahsettiğim dinamikliği yakalamış programlar için, spesifik yayın kanallarını hepsini birden izlemek gerekiyor. bunun için de zamanım yok. spor kanalı, magazin kanalı, yemek kanalı, siyaset kanalı, laylay lom kanalı, moda kanalı, teknoloji kanalı.. 
haftasonu BloombergHT ile tanıştım. Bloomberg medya, dünyanın nabzını tutan en güncel ve süreli yayın yapan ekonomi kanalı olarak açıklanıyor. HaberTurk internet sitesinde "Ekonomi dünyasına en doğru verileri sunan, dünyanın en önemli medya kuruluşlarından biri" olarak tanımlanıyor. bizim tanışmamız biraz daha farklı oldu. ekonomiye dair bir program izlemedim henüz.  menü leziz: ünlülerin başarı hikayelerini anlatan şahane bir program -Power Players-, arkasından tahrik olarak izlediğim güncel bilim programı -Ultimate Gadgets-. hızlı akış, seri konuşmalar, net bilgiler, etkileyici görseller. saatlerce süren ve bir aptala anlatırmış gibi hazırlanan ağır aksak kör topal anlatımlar gitmiş, insanı sıkmayacak hareketlilikte, "az yetmez bunlara" mantığıyla hazırlanmış harika programlar gelmiş. gönül isterdi ki, biz yapmış olalım, her programın bitiminde farklı bir Türk medya grubunun adı yazsın. o da olacak, nasıl oluyor kaliteli güzel tartışma programları, teknolojide de, sanatta da, modada da aynı güzel programlar olacak. teknolojinin son ürünlerini tanıtmak için, insanları anlaşmalı bir teknomarkette deli dana gibi koşturup, işaretli ürünleri buldukları için alkış tutmadan da program yapılacak bu ülkede. inanıyorum.
şuan için BloombergHT beni çok heyecanlandırdı. aynı kanal üzerinde kalarak bir gün içinde farklı farklı bir çok bilgi.. net..
umarım tadını bozmaz, umarım kimsenin yemeğine, evliliğine, yeteneğine bulaşmadan, inandığı şekilde yayınına devam eder..

29 Ocak 2010 Cuma

terzi bey

kot pantalonumu terziye götürüyorum, belinin daraltılması gerekiyor. bu kendi başıma yapamayacağım bir iş, pantalonun kendisini de şahsen seviyorum, onu yeni bir forma sokup kullanmayı düşünüyorum. çok sevdiğim kotu, sevdiğimiz herşey için en iyisini düşündüğümüz hissiyatla bildiğim en iyi terziye götürüyorum. kot pantalon deyince tek adres olan terzi beyin dükkanına. terzi beyin yanında pravo yapılıyor, iğnelerle işaretlemeler yapılıyor, artık daha dar olan kotu iğneleri kendime batırmadan çıkarabilme becerisini de gösterdikten sonra gün ve saatte de anlaşıyoruz, ayrılıyorum. Perşembe günü akşam 7 de hazır kotum. kotu alıyorum, kapanmak üzere olan terzi bey dükkanından çıkıyorum. ancak bir kaç gün sonra denemek nasip oluyor. söz konusu bir kaç gün içinde kilo vermiş olmama şaşırarak diyorum ki: evet hande çok şanslısın gerçekten, sen istediğin kadar kendine uydurmaya çalış, ol-ma-ya-cak bu iş.. tabiki dee hemen kişiselleştiriyorum durumu..
bir kaç defa daha aynı pantalonu bedenime uydurmaya çalıştığımda, diğer kıyafetlerimin içine aynı oranda sığıyor olduğumu farkediyorum. incelen ben değilim, kilo alan benim kotum.
alıyorum elime, eviriyorum çeviriyorum, iğneleri soktuğumuz yerlere, etikete, kemer kısmına bakıyorum: yok. hiçbir değişiklik yok. kot aynı kot. orjinali neyse o. daraltılmamış ki.
para verdim ben bu daraltma işlemine ama. ne için para verdim, kaç gün kaldı kot orada. terapiye mi gönderdim terzi bey ben pantalonumu sizin yanınıza. konaklama ücretimi aldınız anlamadım ki. kıyamadınız belki, öyle masum masum baktı yüzünüze. ben de ilgisiz bir veli olduğum için farkedemedim çocukta ki değişiksiz değişikliği.
belkide bizim ufaklık iğneden korkup kaçmıştır diye de düşündüm en sonunda, ben de çok korkardım okula doktorlar geldiği zaman..
böyle düşününce de üzüldüm doğrusu, ben de kıyamadım, öylece giyiverdim üstüme..

herşeyi, herkesi olduğu gibi kabul ettiğim gibi, onu da olduğu gibi kabul ettim..

28 Ocak 2010 Perşembe

kar

NasılGüzel

bembeyaz Ankara.. bir başka güzel oluyor bu şehirde kar.. kıpkırmızı gökyüzü, yavaşlayan zaman, penceren dışarı salınan hayaller.. uzaktaki sevgiliyi bekler gibi bekler bu şehrin insanları kar taneciklerini.. gelen sevgili eli boş gelmez kahkaha atarak iner gökyüzünden, aşk getirir şehre..

biliyorum herşey aklanacak karla birlikte zihnimde.. kızgınlıklar, umutsuzluklar, öfkeler dinecek, kar örtecek kendinden olmayan herşeyin üstünü, sonbaharın lanetini alacak tepesinden şehrin
ve ben yine kaldığım yerden sevmeye devam edeceğim.

belli etti bu akşam kendini
sıcak şarap, biraz hüzün, biraz neşe..

şehir!!! bugün seni çok seveceğim...

23 Ocak 2010 Cumartesi

kitapevler

kitaplara olan düşkünlüğüm biraz da 'düş' düşkünlüğümden. kitap benim için sadece yazılardan, paragraflardan oluşan bir eser değil. ön kapağıyla arka kapağıyla, yırtık sayfalarıyla, üstüne alınmış notlarıyla, yaşamdaki kara delikleri dolduran bir tasarım.  düşlerin somut hali. ve öyle bir tasarım düşünün ki, heryere çok yakışsın. hem kalbinize, aklınıza, ruhunuza iyi gelsin, arkadaşınız, dostunuz, hazineniz olsun; hem de yaşam alanıza girsin, biraz da oradaki boşlukları doldursun...

    





...düşlerimin somut hale geldiği bir alan hayal ediyorum. renkli, kışkırtıcı, öylesine karışık, baktıkça sade.. yaşanmış, gerçek, her bir sayfasında yüzlerce kelime.. baktıkça kitap, baktıkça hayat...



21 Ocak 2010 Perşembe

BluRay


insanoğlu kendisi için hep iyisini ister değil mi? bu illaki de daha çok para daha çok lüks anlamında değil.. hayat kalitenizi arttırmak istersiniz ki; bu sayede daha çok şeyden keyif alabilirsiniz. 
ama insan kendisi için neyin daha iyi olabileceğine kendi başına karar veremiyor her zaman. daha doğrusu, birtakım seçenekler hayatımıza girmeden, o seçeneğin aslında yaşamımızı kolaylaştıracağını bilemiyoruz, doğal olarak. 
Ankara'da bir dönem saat 12'de Vakko'nun önünde buluşmak diye adet vardı. Cumartesi günü saat 12'de Vakkonun önünde arkadaşlarıyla buluşmamış bir jenerasyongilim olduğunu sanmıyorum. İlk zamanlarda cep telefonu falan yok tabii, ama hayal gücümüz bunu karikatürize edebilecek kadar büyük. her seferinde bir arkadaşımız beklenen saatte orda olamayınca, üstelik orada olamayanlardan biri okulun en karizmatik tiplerinden biri olunca, "olsun biraz daha bekleyebiliriz, henüz 1 saat gecikti" diyaloglarının arkasından çeşitli fanteziler kurmuş olabiliriz. "keşke yanımızda taşıyabileceğimiz telefonlar olsa, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak", "yok beee abarttın ha", "niye abartayım duydum ben olacakmış ileride öyle şeyler",  "oldu canım kabloyu da belimize dolarız" gibi konuşmalar geçmiş olabilir. lakin o dönemde bu senaryoyu "yaa, Mehmet yine gecikti -o zamanlar yaaoouu değil baya net şekilde 'ya' diyordu kızlar, neyse- keşke şöyle telefonlar olsa yanımızda taşıyabileceğimiz, arasak birbirimizi neredesin diye sorsak, hatta o sırada müsait olmazsa blackberry messengerdan bir mesaj atsak, en güzeli de gprs den yerine bakmak dimi kanka" gibi bir diyaloga çevirmeye kalksanız, o diyalog monolog olarak kalırdı, arkadaşlarınız da bön bön suratınıza bakarlardı. 
Eski kasetlerin üzerine başka şarkılar çekebilmek için, kasetlerin üstlerini bantlarken, anahtarlık niyetine flash disk taşıyabileceğini hayal edemiyor insan. halbuki ne kadar da kolaylaştırdı hayatımızı, hay aksi neden düşünemedik o zaman bunu? yoktu çünkü.
şimdi de hayatımızı güzelleştirecek neler var kim bilir ama şahsen benim aklıma gelenler, ya zaten yapılmış oluyor ya da suratıma bön bön bakılmasına neden oluyor.



i like